16 Mart 2012 Cuma

berlin

Geçen hafta bir mobil öğrenme konferansı için Berlin’deydim beş gün boyunca. Böyle konferans peşinde ne çok gezerdim Neva’dan önce. Sonra yok hamilelikti, doğumdu, emzirmeydi, yok “ben nasıl bırakır da giderim” di derken 3.5 sene olmuş ben böyle konferanslara katılmayalı, seyahat etmeyeli. Bu süreçte sadece bir geceliğine Neva’yı evde bırakıp başka bir şehre seminer vermeye gittim. Dolayısıyla geç bile kalınmış bir ayrılık oldu bizimki. Aslında orijinal planda babacıkla, Nevacık da benimle birlikte Berlin’e geleceklerdi. Neva’nın mümkün olduğunca erken yaşta farklı kültürlerle tanışmasını aynı çokdillilik gibi çok önemsiyorum. Ben konferanstayken onlar da baba-kız müzelerde sergileri gezsinler, sokakları arşınlasınlar, Tiergarten’ın geniş alanlarında koştursunlar isterdim çok. Bol bol Almanca ve diğer dilleri duysun Neva, farklı farklı insanları görsün, zihni açılsın... Biletlerimizi bile almıştık ama olmadı, babacığın işi çıktı, gelemediler. Önce çok kızdım, estim gürledim ama sonra pek memnun kaldım bu durumdan. Ben Berlin’de yine eski ben oldum, iki yoğun konferans günü sonrasında bol bol gezdim, kendi kendime şehri keşfettim, ailemi özledim çok ama bu yalnızlık halini de hiç yadırgamadım. Annelerin kendilerine de çocuklarına da verdikleri en büyük zararlardan bir tanesi anne olduktan sonra kendinden tümden vazgeçmek hali. Aslında tüm annelerin arada sırada herşeyden uzaklaşıp kendilerine vakit ayırabilmeleri çok önemli gerçekten. Bu bazen başka bir şehire gitmek olabilir, bazen yalnızca tek başına (ya da arkadaşlarla) bir sinemeya, konsere, müzeye vs. gitmek şeklinde olabilir. Babayla çocuğun birlikte zaman geçirip yakınlaşmaları için olanak yaratmak da bu işin bonusu üstelik. Benim yokluğumda annemle babam geldi şehir dışından ama onlar İstanbul’da kendi evlerinde kaldılar, Neva ile babası, kendi evimizde kendi düzenlerinde kaldılar ben yokken. Gece yatırılmasından, sabah okula giderkenki hazırlığına ve hatta biraz hastalanınca doktora götürülmesine kadar Neva’nın tüm gündelik işleriyle en güzel şekilde ilgilenmiş babası : ) Dönüşümde aralarındaki bağın gözle görülür şekilde güçlendiğine tanık oldum.






Berlin çok yüklü ve acı dolu tarihiyle ciddi ama bir o kadar da güzel bir şehir. Tam anlamlandırabilmek için tarihini iyi bilmek gerekiyor. Gezilip görülecek çok yeri vardı, ben de mümkün olduğunca gezdim. Bu dümdüz şehrin en güzel yanı bisikletlerin çokluğuydu.


3 yaşından 73 yaşına hemen herkes bisiklete biniyor Berlin’de. Yetişkinler kendi bisikletlerine binerken 3 yaşından itibaren çocuklar da kendi bisikletlerine biniyorlar büyüklerin yanında. Şehrin çeşitli noktalarından kiralayıp başka noktalarında bırakabileceğiniz bisikletler var. Orada kaldığım beş gün boyunca güneş gül yüzünü birkez bile göstermedi ama bu çoluk çocuk insanların sokaklarda bisikletle gezmelerine engel değildi kesinlikle.




İstanbul’a döneceğim son gün o otobüs senin, bu otobüs benim şehirde turladım bir süre. En sonunda kendimi şehrin orta yerindeki koskocaman bir yeşil alan olan ve aslında kelime anlamı “hayvan bahçesi” olan Tiergarten’a attım ve kilometrelerce yürüdüm Tiergarten’da.




Evet henüz bahar gelmemiş, ağaçlar yeşillenmemişti (Tiergarten'ın yeşil resimleri için bakınız: images for Tiegarten) ama şehrin gürültüsünden iki adımda uzaklaşıp ağaçların arasında yürüken çeşit çeşit kuş cıvıltılarını dinlemek, mis gibi havayı içime çekmek, geniş alanlarda yüreğimin ferahladığını hissetmek, cep telefonumdan, internet bağlantımdan uzak sadece kafamdakileri dinleyerek yürümek nasıl iyi geldi anlatamam. İşte tam o noktada Neva yanımda olmadığı için sızlayıverdi ciğerimin köşesi. Bir kez daha İstanbul’a lanet ettim. Çocuğumu tam da böyle büyük parkların olduğu bir şehirde büyütemediğim için derin bir üzüntü duydum. Oysa ne çok isterdim yazı kışı olmadan Neva ile uygun kıyafetleri giyip kendimizi gün içinde böyle büyük parklara atabilelim. Çocuğumun solduğu havanın kirliliğinden endişe etmeden; insan kalabalıklarının, üstüne üstüne süren arabaların, kamyonların, minibüslerin, ve hatta tırların kaygısı olmadan onu salabileyim çimenlere, devasa ağaçların, geniş yeşilliklerin arasında koştursun, bisiklete binsin, çiçekleri böcekleri gözlesin.. hem bedensel, hem ruhsal olarak beslensin.










Berlin’liler, Londra’lılar, New York’lular, Viyana’lılar böyle geniş ve güzel park ve bahçelerde, doğayla içiçe çocuk büyütebilirken biz zavallı İstanbul’lular bulduğumuz iki karış yeşilliğe üstüste yığılıyoruz haftasonlarında.



Benim çocukluğum bugün Zincirlikuyu’da Zorlu İnşaat’ın belki de İstanbul’un en büyük inşaatını yaptığı yerde geçti. O zamanlar orası Karayolları Genel Müdürlüğü’ne ait bir lojman alanıydı ve koca alanda beşer katlı tam 6 lojman binası vardı. Geri kalan alanın tamamı yeşillikti. Biz çocukluğumuzda oradaki çam ağaçlarının içinde az mı hayali oyunlar oynadık, az mı uğur böceği, çekirge peşinde koştuk, piknik yaptık. Gel gör ki işte o alan seneler sonra satıldı ve şimdi bir, hatta yarım metre, hatta bir avuçcuk yeşile bile izin verilmeyen bir beton yığını haline geldi. Ya da buraya belli bir yeşil alan yapılacaksa bile buranın halka açık bir yeşil alan olmayacağı kesin. Oysa ki şehrin tam da merkezindeki o bölgeye aynı New York’taki, Londra’daki, Paris’teki gibi kocaman bir park yapılsaydı ne olurdu? Şehrin karmaşasından bunalan tüm İstanbullular için nefes alabilecekleri böylesi bir alan yaratılsaydı ne olurdu? Allah’tan ki hala Emirgan Korusu, Fenerbahçe Parkı, Koşuyolu Parkı, Yıldız Korusu, Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi gibi kurtarılmış birkaç parça alan var. Dilerim ki onlara birşey olmaz.


Yavrusu’nu kışın Amerika’da ormanlar, göller ve yemyeşil alanlarla kaplı küçük bir kasabada, yazınsa bütün yakın akraba çevresi ile birlikte Türkiye’de pırıl pırıl Ege denizi kenarında büyüten sevgili Evren’e çok özeniyorum işte tüm bu sebeplerle : )

Dönüşte Neva beni karşılamaya babasıyla birlikte havaalanına geldi. Gerçekten bu beş günlük ayrılıkda çok olgun davranmış. Beni çok özlemiş belli ki (tabi ben de onu) ama hiç huzursuzluk yapmamış. Anneanne, babaanne, dedelerin de buna katkısı büyük elbette. Havalanındaki kavuşmamızın üzerine Nevacık hemen babasına döndü ve “Babacım, tamam mı, annemi çok özlediğim için bu gece onunla uyuyacağım” dedi : -) Allah hiçbir anne/babayı ve yavruyu birbirinden ayırmasın der ve bitiririm.

7 yorum:

kuzunun annesi dedi ki...

Kıyamam sana Nevacım , ama cok haklısın insana ne de iyi geliyor kısa nefes almalar .

Semi`nin Mutlu Elleri dedi ki...

Yazdıklarınıza katılmamak mümkün değil. Annelik her zaman, her yerde...Ama mutlu bir anne olmak için kendimizi mutlu etmemiz şart diye düşünüyorum. Bunun da ilk şartı kendimize az ya da çok zaman ayırabilmekte saklı.
Berlin güzel bir şehirdir, tarihini de bilince çok daha güzel yerler keşfedilir. Biz burada yeşil diye inlerken, onlar hem metropol yaşamını, hem de doğayı bir arada yaşıyorlar.
Sevgiler...

Evren dedi ki...

Bu sabah beni de bir huzun kapladi. Kahvaltidan sonra Tulin Su mutfak kapisindan bahceye cikti, sapka, shovel ve su istedi, 'gardenening' yapacakmis! Biz kahvalti masasini toplarken o da dun ektigi "lolipop agaclarini" suladi, kendi kendine epey calisti. Onun bu mutlu hallerini gorup uzuldum, cunku seneyeden sonra Istanbul'a gelecegiz biz de. Kara kara dusunmeye basladim ne yapacagiz, apartmanda cocugu nasil tutacagiz diye... Senin yazini okurken de gozlerim doldu. Annelik boyle bir sey iste dedim. Insan cocugu icin hep daha iyisini istiyor, hayallerini kuruyor, ugrasip didiniyor. Nasil istiyorum seneye buraya gelmenizi... Insallah olur!

Bu arada Berlin fotograflari cok guzel! Ne iyi olmus gidip biraz nefes aldigin. Gecenlerde tek basima 2 saatlik konsere gidince bile dunyam degismisti, seninkini tahmin edemiyorum ;)

Kremali'nin annesi dedi ki...

"Bir kez daha İstanbul’a lanet ettim" demissin ya, aman dedim aman. O masum ve mazlum sehrin ne gunahi var? Ustelik cidden doga ustu bir direncle hala ayakta, hala cok guzel. Biz kiymetini bilmiyoruz sadece. Eminim sen de bunu demek istedin ama Istanbul'a bir beddua da senden gelmesine gonlum elvermedi dogrusu:) Bir de, omrunun ilk birkac yilini, sehrin belki de en guzel kampusunde anne ve babasiyla vakit gecirerek buyumus bir bebek olarak bence Neva zaten cok sansli basladi hayata. Buyudugunde de yine o kadar sansli ve mutlu olmasi biraz da onun kendi hayatina dair yapacagi tercihlere bagli. Allah karsisina fitratina uygun cok guzel firsatlar cikarir insaallah. Selam ve sevgilerimle...

Bir Terazi Kizi... dedi ki...

Ne cok gezdirdiler bana Berlin'i ama bir türlü sevemedim,Nürnberg'i daha cok seviyorum,büyük sehirlerde rahat edemiyorum ondan biliyorum,ama yesilligine bende hayran kalmistim...

cocuklar olmadan kendimi hala tuhaf hissediyorum,son dakikalarda artik alisiyorum,ama firsat yaratip yanliz kalmak,arkadaslarla bulusmak gerek,haftada bir spora gitmek benim doktorumun bana siki siki yaptigi bir tavsiye idi,hala yapamiyorum!Bir dahaki sefere kizinizida yaniniza alabilmeniz dilegiyle sevgiler.

senem dedi ki...

Hayat’cım, sağolasın. Yavrulara kıyamıyoruz ama nefes aldıktan sonra onlar içi de daha iyi oluyor gerçekten. Bir de sanırım 3 yaşına kadar pek yapmamak lazım böyle şeyleri, sonrası daha iyi.

Semi, teşekkürler  Haftada bir iki saati kendimize ayırabilsek o bile ne kadar farkettiriyor hayata bakışımızı.

Evren’cim, ahhh ah, Bloomington’daki o tek katlı evleri, Bryan Park’ın yeşilini, göllerin kokusunu düşündükçe burnumun direği sızlıyor inan. Tülin Su çok şanslı büyüyor, maşallah diyorum. Üstelik yurtdışında çocuk büyütmenin en büyük dezavantajı aileden uzak olmak ama siz neyse ki yazın o arayı kapatabiliyorsunuz. Orası biz yetişkinler için sıkıcı olabilecek biryer ama Tülin Su yaşındaki bir çocuk için daha güzel büyünecek bir yer düşünemiyorum. Sonuna kadar tadını çıkartın. İstanbul çok güzel ama çok zor bir şehir. Hele küçük çocukla : ( Bu arada yazın Btown’a gelmeyle ilgili ayrıntılı yazacağım sana.

Ayşe Şule, haklısın, isyanım İstanbul’un kendisine değil aslında. Bu kadar güzel bir şehri tarihten itibaren bu denli kötü yöneten tüm idarecilere. Hakikaten İstanbul doğa üstü bir dirençle hala ayakta, hala dünkü gibi bir bahar havasında bizi yaşama sevinciyle doldurabilecek kadar güzel. Ama geleceğe dair umutlarım çok az. Ne tarafa baksam birbirinden yüksek AVM’lerin, apartmanların, finans merkezlerinin dikildiğini görüyorum. Yakında trafikte adım atabilmemiz, sokaklarda yürüyebilmemiz, ve dahi soluk alabilmemiz imkansız hale gelecek diye endişeleniyorum. Evet Neva şanslı. Hayatının ilk 1,5 yılını toplam 5 km. bir çeperde, üstelik şehrin en güzel kampüsünde geçirdi. Ben bu yazıyı yazarken zaten kendi yakın çevremden çok İstanbul’da yaşayıp da denizi bile göremeyenler adına konuşmuştum. Biz bir şekilde idare ediyoruz ya yine de yetmiyor. Sevgiler.

Bir Terazi Kızı, blogunuza girdim ama browser’ım yüzünden okuyamadım. : (Galiba Nurnberg’de yaşıyorsunuz. Ne güzel. Küçük şehirleri – hele de çocuklu olunca – ben de tercih ediyorum. Ama böyle yemyeşil olursa büyük şehre de hayır demem : -) Spor yapmak bana da çok iyi geliyor. Pek sık yapamıyorum ama kendime bakıyor olmak bile iyi bir his veriyor, eve gelince kızımla daha bir mutlu ilgileniyorum : -) Cok sevgiler.

Oglak Kizlari dedi ki...

Haydi hayırlısı.
Diğer gezilere yol acıldıı...

Hevesli anne Çiğdem

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...