18 Mart 2010 Perşembe

kadınlık halleri

Son günlerde son derece lezzetli yazılar okuyorum bloglarda annelik ve kadınlık hallerine dair. Örnek derseniz, işte bazıları: tık, tık, tık, ve de tık... Bol bol zihin jimnastiği yaptırdı bu yazılar bana nedir anne olmak, kadın olmak ya da her ikisi birden olmak diye. Üstüne bir de B.Ü’deki Kadınlar Günü çerçevesinde seyrettiğim oyun (Otobüs) ve katıldığım Militarizm ve Kadına Yönelik Şiddet konulu konferanslar tuz biber ekti bu düşüncelere.

Nasıl birşey hakikaten hem kadın hem anne olmak diye düşündüm. İlginçtir kadınlık hallerine dair ilk gençlik yıllarımda çok daha fazla düşünürdüm. Son derece ataerkil, kadına ve erkeğe dair rollerin keskin çizgilerle belirlendiği bir ailede büyüdüm çünkü ben. Dini değil ama tipik bir Anadolu muhafazakarlığı içinde. Örneğin annem anne olduğunda ilk, babam “sen artık anne oldun, bundan böyle pantalon giymek yakışmaz sana” demiş. Uzun yıllar yalnızca etek giymiş annem. Anne ve babamın geleneksel rolleri öylesine belirgin şekilde birbirinden ayrıştırılmıştı ki bugün Allah korusun anneme birşey olsa babam evde tek başına kendine nasıl bakar bilmem. Aynı şekilde Allah korusun babama birşey olsa annem dışardaki işlerini nasıl halleder, tam bir muamma. (Bu arada yanlış anlaşılmasın annem ve babam, her ikisi de üniversite mezunu, ikisi de devlet memuru olarak çalışan insanlar ve orta direğin biraz üstünde ailelerin çocukları.) Özgüranne “Çocuk, anne ve babanın seçimlerinden bağımsız değil. Uzunca bir süre. Bizi biz yapan şeylerin başında ailemizin gelmesi tesadüf değil. Sonra sonra okudukça ve yaşadıkça kendimizi inşa etmeye başlıyoruz ama temeli anne ve babamız atıyor” demiş ya, çok doğru. Çocuklar anne ve babalarının dünya görüşlerinden, hayat tarzlarından, gündelik olaylara yaklaşımlarından bağımsız yetişmiyor. Bu kimi zaman “armut dibine düşer” şeklinde zuhur ederken kimi zaman da armut ağaçtan olabildiğince uzağa fırlatmaya çalışıyor kendini. Örneğin ben tüm çocukluk ve gençlik yıllarımı bir kadına hem yalnızca kadın olduğu için hem de kadın olmanın üstüne bir de anne olduğu için yüklenen sorumlulukların ağırlığını ve zorluğunu görerek ve buna isyan ederek geçirdim. Kadın olmak cezalandırılmak gibiydi. Böylesi geleneksel bir aile anlayışında işten yorgun argın eve geldiğinde bir kadının dinlenme ayrıcalığı yoktur örneğin. Bu ancak kocalara bahşedilmiş bir imtiyazdır. Kocanın –eğer yaparsa- yapacağı her türlü yardım kadının müteşekkir olması gereken bir davranıştır. Bizim evde durum o kadar da vahim değildi, babam yemek yapımına, sofra kurulmasına ya da kaldırılmasına asla elini sürmezdi ama en azından seve seve kardeşimle benim bakımımızı üstlenirdi. Banyo, beslenme, oyun vb. bakım sonrası ortaya çıkan dağınıkların yine bizzat annem tarafından toparlanması kaydıyla tabi! : ) Kadının ev içi görevleri sadece fiziksel işlerle de bitmiyordu elbette. Kadın olmak demek, daha da önemlisi anne olmak demek anlayışlı olmak, sabırlı olmak, toparlayıcı olmak, her daim fedakar olmak, kendi istek ve ihtiyaçlarını ikinci, üçüncü, durum ve şartlara göre kimi zaman en son sıraya atmak demekti. Fedakarlık bir erdem değil, mutlaka yerine getirilmesi gereken bir görevdi anne için. Her anne gibi benim annem de bu konuda son derece başarılıydı... hala da öyle.

Amacım burada babamı yermek, tüm aile yaşantımızı yerden yere vurmak değil elbette. Sonuç olarak bana isyan edebileceğim, alternatifleri arayabileceğim, kendi yolumu kendim çizebileceğim imkanları sağladı babam. Kimbilir belki de ailemizde iyi niyet ve sevginin esas olması sağladı bu imkanları. Sadece birbirimize karşı değil, dini dili, ırkı, eğitimi, sosyo ekonomik seviyesi ne olursa olsun çevremizdeki herkese karşı. Belki de ailemden aldığım en temel ve de bence en kıymetli değer.

Yine de bir aile kurmanın beraberinde getireceği kadına has yükümlülüklerden muaf olduğum için belki de, 5 senesi Amerika’da, 2 senesi de İstanbul’da olmak üzere yedi sene yalnız yaşamak hiç zor gelmedi bana. Sonra Kompozit’le tanıştım: eşitliğin, bir arada yaşamanın göstermelik değil, gördüğüm en samimi savunucularından biri ile. “Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” sözünü kanıtlarcasına yaşamının her safhasında, her hareketinde eşitlikçi. Tüm birlikteliğimiz boyunca evde bütün yemekleri o yapmıştır mesela ama bence bundan da önemlisi ben bu nedenle ona minnettar olmak zorunda kalmamışımdır hiç. Onunla olan birlikteliğimde kadın olmanın kadın olmaktan kaynaklanan bir takım yükümlülükleri olmadığını, hayatın paylaşılabildiğini, kadının yaptığı tüm işleri erkeklerin de yapabileceğini, tam tersinin de mümkün olduğunu ve erkeğin yaptığı işlerin altından kadının da kalkabildiğini, arada bir fark olmadığını - elbette zaten biliyordum ama – bir kez daha gördüm.Kadın olmak eşittir insan olmak. Bu noktada son iki Kadınlar Günü’nde bu sayfalarda paylaştığım ve çok sevdiğim bir şiire gönderme yapıyorum buradan.

Gel gör ki anne olana kadar bilmediğim birşey vardı. O da anneliğin yalnızca kadın (yalnızca kadından kastım anne olmayan kadın) olmaktan farklı olduğu. Annelik gerçekten anlayışlı olmak, sabırlı olmak, toparlayıcı olmak, her daim fedakar olmak, kendini en azından ikinci sıraya atmak demekti. Babalarla paylaşılamayacak birşeydi bu. Bebeğin içinde var olduğunu hissettiğin ilk andan başlayan bir sorumluluklar silsilesi. Anne olmak ya da anneliğe hazırlanmak baba rakıları, şarapları, kahveleri yuvarlarken senin suya talim etmen, baba hor hor uyurken senin koca göbeğinle yatakta uykusuz saatler geçirmen, çocuğun doğduktan sonra onu en sağlıklı şekilde doyurmak adına gerekirse gözyaşları ve acılar içinde içinde emzirmen, çıkardığı gık sesiyle sabahlara kadar uykularının en tatlı yerinden fırlaman, onun boğazından bir iki lokma geçsin diye kendini paralaman, bir bardak sıcak çayı bitirememen, hasta olduğunda babanın değil de senin bütün işlerini iptal edip evde onun yanında kalman ve karnındaki ilk tekmesinden tut da ilk gerçek gözyaşına kadar çocuğa dair her konuda babadan çok daha yoğun heyecanlar, daha yoğun hezeyanlar yaşamak demekmiş. Ve daha kimbilir neler neler demekmiş. Hem de hiç sorgusuz sualsiz, itirazsız, gocunmasız. Eşitsizliği daha baştan seve seve kabullenmek demekmiş. Çünkü anne olmak bambaşka birşeymiş.

6 yorum:

Ozgur dedi ki...

Ne kadar güzel anlatmışsın:)

Bizde de benzer şeyler vardı. Biraz o döneme has bir şey sanırım. Annem ev içi, babam dışı. Annem fedakar, fazlaca sorumluluk alır, çalışır durur. Ben de benzer nedenlerle anne olmayı çok erteledim. Gözüm korktu.

Ama anne olduktan sonra benzer dönüşümler geçirdim. Mesela hamileyken biberon, pompa seti almıştım. Gece babası da kalkar verir sağdığım sütten filan diye düşünüyordum. Sonrasında bir kez denedik, sonra bıraktım. (Yapana saygım var da) ben yapamadım. Ela biberon almak istemedi, ısrar etmedim. Emzirmek başka bir şeyle yeri dolmayacak bir ayrıcalık gibi geldi. Anne olmadan önce böyle bir şeyi duysam, tuhaf gelirdi sanıyorum.

İşin güzel yanı dışardan külfet olarak algılanabilecek şeylerin aslında zevk oluşu. "Analar çeker yükü.." halinden çok uzaktayız.

Hayatı paylaşmak çok önemli. Ela uykusunda emerken mesela, eşim de gelirdi odaya, fısır fısır konuşurduk. İşi gücü paylaşıyoruz ama o anı paylaşmak... anlatılmaz. (özledim ben bi de çok iyice duygusal oldum)

sevgiler, kucaklıyorum. (içimden geldi öpücem:)

ELÇİN'İN YERİ dedi ki...

ÇOK GÜZEL BİR ANLATIM ....

ÇOK HAKLISIN

kuzunun annesi dedi ki...

Katılıyorum , ilgiyle okudum .
Bircogumuz bu tür geleneksel aile yapısından yetişmiş çocuklarız .Bende daha gençken toplumun kadın cinsine yüklediği sorumluklar yüzünden evliliğe ve çoluk çombalak sahibi olmaya kendini çok yakın hissetmeyen bir tiptim . Annem gibi olamayacagımı biliyordum .
Ama derler ya dagına göre kar vermiş , çok şükür hem eşim yeterince yardımcı , hem yavrum .Mutlu bir aile olduk biz.
Benim eşimde nadirende olsa yemek yapar ama yinede her aksam yemek pişiren bir koca fikri bana ütopik geliyor.
En iyisi yemekleride bakıcı yapsın :)))
Sevgiler , Nevayı öperim çok.

Hülya'nın Tuna'sı dedi ki...

meslek seçiminden bile daha hayati bir konu varsa o da kadınlar için eş seçimidir. iyi bir eş artık " içkisi kumarı olmayan, akşam oldu mu evine gelen adam" değil.başka sorumluluklara sahip olmalı. eşine yardım etmeyen adamlar gördüm mü deli oluyorum. dahası onun bu halini hiiç sorgulamayan okumuş ve kariyer sahibi kadınlar daha da asap bozucu.

ve evet.. bence de bebekler annelerindir. babalar ancak olup biteni dışardan izleyebilirler

zeynep dedi ki...

“Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” sözünü pek çok sever bol bol kullanırım, demeden geçemedim.

Bir de yazında "Tüm birlikteliğimiz boyunca evde bütün yemekleri o yapmıştır mesela ama bence bundan da önemlisi ben bu nedenle ona minnettar olmak zorunda kalmamışımdır hiç". bu cümlenin altına imzamı atabilirim. Benim de hissettiğim tamamen budur. Ve aklımdan geçen cümleyi yazıya geçirilmiş görmek de güzel.

senem dedi ki...

Özgüranne, haklısın, hayatı paylaşmak kesinlikle çok önemli. Zaten her ne kadar annelik bambaşka birşey olsa da, babayla annenin deneyimlerinin hiçbir şekilde eşit olmadığını düşünsem de çocuğumu babasız büyüttüğümü düşünemiyorum bile. Sadece yüke değil yaşanan heyecanlara da ortak olması anlamında. Sen şimdi sevgilinin yokluğunda çok daha yoğun hissediyorsundur bunları : ) Biran önce sağlıkla kavuşun, çekirdek aileniz yine hep birarada olsun. Çokk sevgiler.

Elçin, Hayat, Hülya, ne ilginç değil mi? Bir nesil annelerimize bakıp “aman biz böyle olmayalım” diye diye büyümüşüz belli ki. Neyse ki babaları gibi olmak istemeyerek büyüyen erkekler de varmış ve ne mutlu ki biz de onlarla karşılaşmışız : )

Zeynep, yazdiklarindan böyle söyleyeceğini tahmin etmiştim : )

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...