9 Şubat 2019 Cumartesi

İngiltere'de eğitim


Not: Ağustos 2017'den beri, yani 1.5 senedir İngiltere'nin Bristol şehrinde yaşıyoruz ve çocuklar da burada okula gidiyorlar. Tamamen bizim kişisel deneyimlerimize dayanarak İngiltere'deki eğitim sistemini ve Neva ile Nisan'ın sisteme nasıl entegre olduklarını anlatmak istedim. İngiltere'nin farklı şehirlerinde, bölgelerinde farklı uygulamalar olabilir elbette.

*************************************

Eylül 2018'de, buradaki ikinci okul yılının ilk gününde evimizin önünde.

Burada zorunlu eğitim çocuklar 4 yaşını doldurduktan sonraki ilk Eylül ayında başlıyor.  Reception ile başlayan ilkokul, 6. sınıfın (buradaki söyleyişle Year 6) sonunda bitiyor. Reception, Year 1 ve Year 2 Key Stage 1 (K1) diye adlandırılırken, Year 3, 4, 5 ve 6 ise Key Stage 2 olarak adlandırılıyor. Daha sonra ortaokul başlıyor.

Okullar, K1 çocuklarının tamamına ücretsiz okul yemeği sağlamak zorunda ama K2'daki çocuklar ister günlük 2.20 pound gibi bir ücret ödeyerek okul yemeği yiyebilir, isterlerse evden kendi yemeklerini getirebilirler. Evden getirilen yemeklerde abur cubur ve şekerli gıdalar olmaması gerektiğine dair katı kurallar olsa da bunun çok da uygulanmadığına defalarca tanık oldum. Ancak okullarda kantin sistemi yok, yani çocuk evden ne getirdiyse ancak onu yiyebiliyor. Reception'daki çocuklara beşinci yaş günlerine kadar okulda süt veriliyor ama dönem ortası bile olsa çocuk beş yaşını doldurduktan sonra ona artık süt verilmiyor (tamamen maddi gerekçelerle, eğer artan süt olursa veriyorlar).

Devlet okulları tamamen ücretsiz. Herhangi bir devlet okuluna girebilmekte en önemli kriter oturulan yer (catchment area), çünkü belediye ikamete dayalı bir sistemle çocukları okullara atıyor. Gerçi bir okulda bir kardeşin olması o ailedeki diğer çocuğun da o okula girmesinde artı puan. Ama yine de en önemli faktör ikamet olduğu için çocuk sahibi olmayı planlayan insanlar daha ortada çocuk yokken iyi okulların yanında ev almaya, yerleşmeye çalışıyor. Bu arada ilkokulların mevcudu ortalama 250 öğrenci falan, Fakat böyle küçük küçük bir sürü okul var. Oturduğunuz yere yürüme mesafesinde mutlaka bir okul oluyor yani ama okula olan talep çoksa ya da etrafında konut sayısı fazla ise okula girmek zorlaşıyor.

Burada okullar Ofsted (Office of Standards in Education) kurumu tarafından düzenli değerlendirmeye tabi tutuluyor. Outstanding (Çok iyi), Good (İyi), Needs Improvement (Gelişmesi gerekiyor) gibi kategorileri var Ofsted'in. İlgili aileler çocuklarını Outstanding okullara sokmak için epey çaba harcıyor.

İlkokulların hemen hemen tamamı (Londra gibi bir metrolpolün göbeğinde bile olsa) tek katlı, yatay mimariye sahip ve bahçeli.

Çocukların okulunun bahçesinde


Özel okullar burada da ne yazık ki, Türkiye’deki kadar olmasa da, yaygın. Ücretleri Türkiye’deki özel okullardan çok daha yüksek, yani ancak gerçekten çok ayrıcalıklı bir kesim çocuğunu/çocuklarını özel okula gönderebiliyor. Londra gibi büyük şehirlerde özel okullaşma oranı daha yüksek iken Bristol gibi küçük şehirlerde bu oran epey düşük kalıyor. Oxbridge üniversiteleri diye tabir edilen Oxford, Cambridge gibi üniversitelere giren öğrencilerin çok ciddi bir yüzdesinin özel okullardan, hatta sadece belli özel okullardan olduğuna dair veriler var. Fakat Russel Grup Üniversiteleri diye adlandırılan ve belli kriterler üzerinden İngiltere’nin en iyi 24 üniversitesi sayılan üniversitelere giren her 10 öğrenciden 8’inin devlet okulundan geldiğine dair de raporlar mevcut.
   
Neva ile Nisan’ın gittiği okul kilise (Church of England) okulu. İngiltere’de Katolik okulu gibi inanca dayalı okullar epeyce var ve bunlar aldıkları öğrencilerin o inançtan olmasını istiyorlar. Church of England okulları öyle değil, bizim okul %90 beyaz İngiliz çocuklarının gittiği bir okul olsa da her milletten ve dinden çocuklar da var. Çocukları okula yazdırmadan önce okul müdürüyle görüştüğümüzde o da zaten bize daha çok evrensel değerleri işlediklerini ve tüm dünya dinlerinden bahsettiklerini belirtmişti. Gerçekten de öyle oluyor. Ayrıca istenirse çocukları din derslerinden muaf tutmak da mümkün. Ancak din derslerinde bolca şarkı söyleyip, çokça eğleniyorlar. Zaman zaman özellikle Nisan’dan hiç alışık olmadığımız dini bilgiler duyduğumuz oluyor tabi ama onları da karşılıklı tartışarak eleştirel bir yaklaşım geliştirmeye çalışıyoruz.

Burada okul dönemi oldukça uzun bir dönem ama arada sık sık tatiller var. Okullar Eylül ayı başında açılıyor. Altı/yedi hafta sonunda ilk “half term” denilen bir haftalık tatil oluyor. Yine altı/yedi hafta okula gittikten sonra 20 Aralık civarı Noel tatili başlıyor ve Ocak ayının ilk haftasına kadar devam ediyor. Sonra altı hafta yine okul ve ikinci half-term tatili. Yine altı hafta okul, sonra iki hafta Paskalya tatili. Ardından yine altı hafta okul ve ardından üçüncü half-term. Böyle altışar haftalık okul dönemleri Temmuz ayının sonuna kadar devam ediyor. Evet, doğru duydunuz, burada yaz tatili Temmuz ayının sonunda başlıyor ve sadece beş/altı hafta sürüyor. Eylül ayı başlar başlamaz yeniden okul açılıyor.

Okullar sabah saat 9'a 10 kala başlıyor ve saat 3:30 itibarıyla sonra eriyor. Ancak okullarda 3:30 dan sonra "after school club" denilen kimi ekstra ücrete tabi, kimi okulun ücretsiz sağladığı satranç, lego, dans, koro, jimnastik, sanat klübü gibi klüp çalışmaları başlıyor. Çocuklar bunların hiçbirine gitmeyebilir ya da içlerinden seçip bazılarına gidebilirler. Tamamen tercihe bağlı. Sene sonunda okulun öğrencilerinin ortaya çıkardığı Aslan Kral, Güzel ve Çirkin gibi müzikallerin provaları da yine okul bittikten sonraki saatlerde yapılıyor.

Okullarda çocuklar okul forması giyiyorlar ve kurallar çok sıkı şekilde uygulanıyor. Saçlarına, “makyajlarına, ojelerine” karışmıyorlar ama kıyafetleri eksiksiz ve doğru olmak zorunda. Bütün devlet okulu formaları birbirine benziyor ve çok düşük ücretlere  marketlerin giyim reyonlarından ya da daha yüksek ücretlere Marks and Spencer tarzi mağazalar gibi pek çok yerden satın alınabiliyor. Kızlar için özellikle çok fazla seçenek oluyor. Etek, şort, şort etek, pantolon ya da jile elbise giyebiliyorlar. Bizim okuldakilerin kıyafetleri (etek, pantolon, jile vs) koyu gri renkli, üstüne mavi polo (kısa kollu) tshirt ve onun üstüne de okul logolu açık gri renkli hırkamsı (cardigan) giyiyorlar. Ayakkabılar tamamen siyah olmak zorunda, renkli en ufak bir yeri olmayacak. Yaz kış (dondurucu soğukta bile) kısa beyaz çorap giyen kızlar ve şort giyen erkek çocuklar çok. Neva ile Nisan ise elbette kalın uzun çorap giyiyorlar :) Yazın ise yaz elbisesi dedikleri bir elbiseleri var. Ben havaların o elbiseyi giymelerine izin verecek kadar ısınacağına baştan hiç inanmamıştım ama geçtiğimiz yaz hava çok sıcak olunca bol bol giydiler.

Nisan

Nisan geldiğimizde tam 4 yaş 3 aylıktı ve Eylül ayında reception denilen bizdeki anasınıfı/hazırlık sınıfına benzeyen ama okuma yazmanın öğretilmeye başlandığı sınıfa başladı. Türkiye'de Boğaziçi Üniversitesinin yuvasında en fazla 10 çocuğun olduğu sınıflarda bol bol oyun oynarken, birden 30 mevcutlu, çok ciddi bir okul formasının giyildiği ve bayağı okuma yazmanın öğretildiği reception sınıfına, üstelik de hiç dil bilmeden başlaması büyük şok etkisi yaratır diye düşünüp, endişe etmiş, üzülmüştüm. Üstelik de Nisan ilk 5 hafta evimize yakın olan okulda yer olmadığı için başka bir okula gitti, sonra ablasının okulunda yer açılınca oraya geçti. Her iki okul da Nisan’a herhangi bir yabancı dil desteği vermedi. Okula başlarken İngilizcesinin olmaması müdür ya da öğretmenlerini endişelendirmedi, hatta neredeyse umurlarında bile olmadı diyebilirim. Nisan da ilk haftalarda biraz fazla tuvalete gitmek istemesi dışında fazla bir stres belirtisi göstermedi.



İlk aylarda çocukların İngilizce gelişimine destek olması için karı-koca biz de çocuklarla sık sık evde İngilizce konuştuk. Nisan İngilizce öğrenmemek için epeyce direndi sayılır. Bizim evde İngilizce konuşmamıza kızdı, öğrenmek için hiç de istekli görünmedi. İngilizce konuşmaya başlaması için yaklaşık yedi ayın geçmesi gerekti. Fakat 7-8. ayın sonunda tam bir Bristolian aksanıyla anadili gibi (ya da bence anadili olarak) İngilizce konuşmaya başladı. Geçtiğimiz Eylül ayında okulu yeniden başladığında da Türkçe konuşmayı tümden rafa kaldırdı. Bu sefer de bizim için İngilizce öğrenmesi gayreti, Türkçe'sini nasıl koruyacağız gayretine dönüştü. Biz artık evde sürekli Türkçe konuşsak da o bizimle hep İngilizce konuşmayı, ablasıyla aralarında İngilizce konuşmayı tercih ediyordu. Skype, whatsapp gibi araçlar üzerinden anneanne/babaanne ve dedeleriyle konuşurken sessiz kalmaya, Türkçe kendini ifade edememeye başladı. Neyse ki Noel tatilinde Türkiye’ye gidip de 15 gün kalınca Türkçesi yeniden açıldı, fakat resmen aksanlı şekilde ve bazen direk İngilizceden çeviri olarak Türkçe konuşuyor. Döndüğümüzden beri de bizimle Türkçe konuşması için azami özeni gösteriyoruz. Türkiye'den gelirken Türkçe çocuk kitapları getirdim bol bol, gece yatmadan önce onları okuyorum.

Nisan, İngilizce’yi tamamen söktüğünden beri okulunda çok mutlu. Bu sene Year 1 öğrencisi. Reception sınıfından sonra öğretmenleri değişti ama arkadaşları aynı kaldı. Öğretmenlerini de, arkadaşlarını da çok seviyor. Çok aksi bir durum olmadığı sürece okula hep isteyerek gidiyor ve mutlu çıkıyor. Phonics yöntemi ile okuma, yazma öğreniyor (şu anda Stage 3 kitapları rahatlıkla okuyor) ve toplama, çıkarma yapıyorlar. Reception’da iken klüp çalışmaları yoktu ama bu sene hemen her gün okul sonrası klüp çalışmalarına kalıyor. Lego, Fransızca, dans, jimnastik ve multi sports klüplerine gidiyor. Cumartesi günleri de okul dışında ama evimize yürüyerek 7-8 dakika mesafedeki bir yerde baleye gidiyor. Leo, Leah, Olivia, Sophie, Meysoon, ve Akila en yakın arkadaşları.

Nisan'ın yakın zamanda okulda yazdığı bir not: A dog is going to come to my house and it is going to have a sleep over (kendi İngilizcesiyle tabi)

Neva

Neva, Türkiye’den geldiğimizde 3. sınıfı bitirmişti. İyi bir özel okula gidiyor, haftada en az 10 saat kaliteli İngilizce eğitimi alıyordu. İngilizce'yi epeyce anlıyor ama pek konuşamıyordu. Neva, 25 Ağustos 2008 doğumlu. Eylül ayı sınır ay olduğu için, Eylül 2017’de burada doğrudan Year 5’a başladı. Eğer bir hafta geç doğmuş olsaydı (1 Eylül ve sonrasında) Year 4’a gidecekti. Yani kelimenin tam anlamıyla şu anda bulunduğu sınıfın en küçük çocuklarından, belki de en küçüğü.

Evimizi tuttuktan sonra, okul başlamadan önce müdürden randevu alıp yanına gittik. Durumumuzu anlattık. Biz hem Neva’nın yaşının küçük olması hem de ikinci dille mücadele edecek olması nedeniyle Year 5 yerine acaba Year 4’a başlayabilir mi diye sormak istedik. 13 senedir aynı okulun müdürlüğünü yapan Mr. F. çok anlayışlıydı. Neva ile biraz sohbet ettikten sonra Year 5’ı rahatlıkla halledebileceğini, endişelenmemizi söyledi. Bize müfredattan bahsederek içimizi rahatlattı. Bu arada zaten City Council (belediye) de bizim Neva’yı Year 4’a başlatma talebimizi kesin bir dille reddetti. Böylece Neva ilkokulda hiç dördüncü sınıf okumadan beşinci sınıfa geçmiş oldu. İyi ki de öyle olmuş. Türkiye’deki okulundan sonra buranın dördüncü sınıf konuları Neva’ya çok hafif gelirmiş. Zaten buranın beşinci sınıfı ile oranın dördüncü sınıf birbirine hemen hemen denk.

Burada altışar haftalık dönemlerde konular temalar üzerinden işleniyor. Örneğin “çikolata” teması üzerinden matematik, fen, İngilizce, tarih, sosyal bilgiler gibi bir sürü konu işleniyor. Her altı haftalık dönem başında okul, çocuklara o tema ile ilgili dönem sonuna kadar tamamlanabilecek altı tane “task” (ödev) veriyor. Bu ödevlerden her biri araştırma, yazma, yaratıcılık vb farklı becerileri kullanmayı gerektiren ödevler ve gerçekten hepsi çok keyifli. Fakat, ne yazık ki bu ödevler “optional”, yani herhangi bir zorlama yok. Çocuk isterse yapıp, sonra okulda sunabiliyor, ya da hiç yapmayabiliyor. Ve ne yazık ki, başlarda bu ödevleri yapan Neva zaman içinde tercihe bağlı olduklarını keşfedince yapmayı bıraktı. Bunun dışında her hafta Cuma günü toplam 20 dakikada tamamlanabilecek matematik ödevi ve okulun üyeliğinin olduğu MyMaths adlı bir siteden yine opsiyonel matematik alıştırmaları oluyor.

Neva'nın İngilizce'den yana çok sıkıntısı olmadı, olduysa da bize pek çaktırmadı.  Kısa sürede akıcı şekilde konuşmaya ve duyduklarını anlamaya başladı. Bu arada bol bol İngilizce kitap okuması için ben bayağı çaba gösterdim. 1.5 yılın sonunda Neva İngilizce ve Türkçe arasında hızlı ve kolay bir şekilde geçiş yapabiliyor, her iki dili de kendi yaşına uygun oranda anlayabiliyor.

Bu arada okul için biz hiçbir kırtasiye alışverişi yapmıyoruz. Kaleminden, silgisine, defterinden alıştırma kitaplarına kadar her şey okul tarafından temin ediliyor ve defterler dönem sonu haricinde hiç eve gelmiyor. Okul zaten herhangi bir okul kitabı kullanmıyor, bütün ders malzemeleri öğretmenler tarafından hazırlanıyor. Yalnızca veli toplantısı için okula gittiğimizde Neva’nın gün içinde okulda ne kadar çok yazı yazdığına, okuma yaptığına, deneysel çalışmalarda bulunduğuna tanık olabiliyoruz. Her konu hakkında sayfalar dolusu “reflection” yazdıklarını görünce inanılmaz mutlu oldum. Eve geldiğinde Neva’nın okula dair hemen hemen hiçbir şey (ödev vb) yapmıyor olması biraz canımızı sıkıyor ama öğretmenleri Neva’dan çok çok memnun, sene başında yazmasının anadili İngilizce olan sınıf arkadaşlarından ayırt edilemeyecek hale geldiğinden bahsettiler ve dönem ortasında da sene sonunda erişmesini istedikleri hedeflerinin hemen hepsine ulaştığını söylediler. İster istemez içimize Türk eğitim sistemi kaçmış, o nedenle biraz ödev manyağı, fazla hırslı veli profili çizmiş olabiliriz: öğretmenler ortaokula geçtiğinde çok ödevi olacağından, “istediğimiz” gibi evde daha çok çalışması gerekeceğinden bahsettiler :- ) Şimdi ise okulda hemen her şeyi “yaparak” öğreniyorlar. Okulun bahçesine çıkıp tohum ekiyor, mutfakta yemek yapıyor, bir sürü yere geziye gidiyorlar.
Açık havada güneş saati deneyi yaparken

Okulca Warwick kalesi gezisinden...


Neva ile ilgili en büyük şansımız İngiltere’ye çok isteyerek gelmiş olması, yeni okuluna tereddütsüz ve isteyerek başlamış olması, o nedenle de zorluklardan hiç yılmamış olması. Okula başladığı ilk gün öğretmeni Neva'ya sınıflarından bir "buddy/arkadaş" tayin etti ve bu arkadaş ilk haftalarda hep Neva ile birlikte vakit geçirip, ona okulu, kuralları ve sınıftaki diğer çocukları tanıttı. Neva, bu sene Year 6’i, yani ilkokulu bitiriyor. Sürekli görüştüğü ve çok çok düşkün olduğu Gana asıllı çok tatlı bir arkadaşı var. O da Neva ile aynı sene buradaki okula yeni başlayınca ikisi çok iyi arkadaş oluverdiler. Okul sonrasında eve birlikte yürüyorlar ve çok yakın oturduğumuz için sık sık birbirlerine gidip gelerek de görüşüyorlar. Onun dışında da, düzenli olmasa da arada dışarıda da görüştüğü arkadaşları var. Ancak ne yazık ki, burada da, aynı Türkiye'deki gibi okul sonrasında ve haftasonlarında çocukların hep bir programı, gittikleri kurslar vs. var. Herkese uyan bir gün bulup da okul sonrası görüşmelerini sağlamak çok zor. Türkiye’deki çok yakın arkadaşlarını ve kuzenlerini çok özlüyor Neva ama burada olmaktan mutlu. Geldiğimizden beri 4-5 kere Türkiye’ye gittik ve aile ve arkadaş özlemlerini bu şekilde gidermeye çalıştık.  

Normalde bizden ayrı hiçbir yerde gece kalmayı kabul etmeyen Neva, Year 5’in ilk aylarında (Kasım ayında) okulla birlikte Forest of Dean adında bir ormana iki gece kalmalı kampa gitti. Gitmeden önce çok fazla kaygı yaşadı ama orada o kadar güzel vakit geçirmişti ki, çok mutlu ve kendine güvenen bir çocuk olarak geri döndü. Year 6’te ise bu defa 5 gece kalmalı bir kampa gittiler. En ufak bir tereddüt yaşamadan, tek bir kıyafetini kaybetmeden gitti ve geldi Neva. Bu kampların her ikisinde de yanlarında telefon olması, çocukların velilerle acil durum haricinde iletişim kurması yasaktı. Sadece okul aracılığıyla iyi olduklarına dair mesajlar aldık. Gerçi ağlayıp evine dönmek isteyenler olmuş ama bizim deneyimimiz çok rahat oldu neyse ki.

Çocuklarla okula yürüyerek gidip geliyoruz. Zaten sabahları tam okul saatinde, Bristol’ün biraz dışında olan küçük ve sakin “köy”ümüz akın akın okula yürüyen çocuk ve veli ve köpeklerinden oluşan  gruplarla şenleniyor. Okul zili çaldıktan sonra ise sokaklar suyu çekilmiş değirmen gibi sessiz ve ıssız bir hal alıyor.

Year 5’ta velisi olarak yazılı izin verdiğimizden beri Neva okul çıkışında eve kendisi yürüyerek dönüyor. Geçen sene epeyce bir klübe gidiyordu ama bu sene Year 6 olmanın verdiği “cool”luk gereği sadece Cuma günleri jmnastik klübüne gidiyor. Onun dışında Çarşamba günleri okul dışında bale ve piyano derslerine devam ediyor.

Eğer burada kalmaya devam edecek olursak diye Neva için Ekim ayı sonunda 3 tane ortaokul tercihinde bulunduk. Ortaokul tercihleri de yine ikamete dayalı olarak 31 Ekim tarihine kadar yapılıyor. Eylül ve Ekim aylarında okullar Open Day denilen tanıtım turları ile öğrenci çekmeye çalışıyorlar çünkü bir okulun devletten alacağı maddi yardım, o okulu tercih eden öğrenci sayısıyla doğru orantılı oluyor. Çocuğun hangi okula gideceğine City Council karar veriyor. Sonuçlar 1 Mart'ta açıklanacak bakalım.
  

İngiltere'de yaşam


İngiltere'de 1.5 seneyi devirdik Henüz hala burada kalıcı mı olacağız yoksa geri dönecek miyiz bilemiyoruz. Kalabilmemiz için gerekli şartlar az çok oluştu sayılır, bu nedenle nihai kararı verecek olan biziz ama bu gerçekten bizim başta öngördüğümüzden çok daha zor bir kararmış. Karı-koca ikimizin de üniversiteden aldığımız ücretsiz izinler Ağustos 2019'a kadar devam ediyor. O zamana kadar içimize sinen ve ailecek hepimiz adına doğru bir bir karar verebiliriz umarım.

Ancak son 1.5 senede hayatımızda olan kayda değerler olaylardan bazıları şöyle:
  • Ağustos 2017'den beri İngiltere'nin Bristol şehrindeyiz. Bu şehire daha önce hem yalnız hem de çocuklarla defalarca geldiğimiz için bildiğimiz bir yere gelmiş olduk. Eşim yaklaşık 20 sene önce post doc yapaken Bristol'de 4 sene önce yaşadığı için o zamandan tanıdığı ve burada yaşayan arkadaşları var. Post-doc zamanlarında bekar olan bu arkadaşların bazıları evlenip bizim gibi çoluk çocuğa karışmış durumda. Biz de ailece aralarda görüştüğümüz için birbirimizi tanıyorduk ve buraya geldiğimizde hazır bir sosyal ortama gelmiş olduk. Önemli bir kısmı İran komünitesinden olan bu arkadaşlarımızın çoğu da zamanında bizimki gibi sebeplerle ülkelerinden ayrılmış ve buraya yerleşmişler. Özellikle iki aile ile çok yakın ilişki içindeyiz. Geldiğimizden beri 3 aile (biri karı-koca İranlı, diğeri İranlı-Polonyalı, diğeri de biz) her Cuma birinin evinde toplanıp şahane yemekler yiyor, müzikler dinleyip sohbetler ediyoruz; haftasonları yakın yerleri keşfediyoruz. İyi ki varlar, buraya hem ilk geldiğimizde, hem de süreç boyunca varlıkları bize hep güç verdi.
  • Geldiğimizde Ağustos ayının sonuydu. Okullar Eylül başında açılacaktı. O nedenle kiralık ev bulmakta ve çocukların her ikisini de birlikte gönderebileceğimiz iyi bir okul bulmakta çok zorlandık. Birinin yaş grubunda yer varsa diğerininkinde yoktu. Çocukların aynı okula gitmeleri önemliydi çünkü burada okul servisi kavramı olmadığı için okula bırakmak ve okuldan almak veliye ait. İkisi farklı okullarda olursa bırakmak ve almak çok güç olacaktı. En sonunda, Bristol’ün biraz dışında, eşimin çalışacağı üniversiteye çok yakın bir bölgede eşyalı bir ev bulduk. Ev eski ve içinin malzemeleri vs pek güzel olmasa da hem çok aydınlık olması (İngiltere için çok önemli), hem de kocaman ve çok yeşil bir arka bahçesi olması bize çok cazip geldi. Üstelik 700 metre mesafedeki iyi bir okulda çocukların her ikisine de yer olduğu bilgisi gelince hemen tuttuk evi. Fakat burada her türlü resmi işlem inanılmaz yavaş yapıldığı için eve resmen kiracı olarak girebilmemiz 10 günü buldu, bu arada Neva'ya okulda hala yer varken Nisan'ın gideceği sınıftaki yeri kaybettik maalesef. Nisan ilk 5 hafta başka bir okula gidip gelmek zorunda kaldı. Karı-koca çocukların bırakılıp alınmasını paylaştık ve epey zorlandık haliyle. Beş haftanın sonunda neyse ki Nisan'a da ablasının da gittiği yakındaki okulda yer açıldı. Çocukların okul süreçlerini anlatan daha ayrıntılı yazı burada.
  • Nisan, reception sınıfından okula başladı, bu sene Year 1’da okuyor. Neva ise Year 5'le başladı, bu sene Year 6 ve bu sene sonunda ilkokuldan mezun olacak.
  • Çocuklar okula yürüyerek gidip geliyor, N. üniversitesine bisikletle gidip geliyor. Fakat benim bu sene yarı zamanlı çalışmaya başladığım üniversite yakın ama başka bir şehirde olduğu için ben çalıştığım günlerde tren ve otobüse binmek durumunda kalıyorum. Araba ile gidip geldiğim de oluyor ama yolların darlığı ve döner kavşakların çokluğu özellikle geceleri dönüşü zorlaştırdığı için treni tercih ediyorum. Burada maalesef toplu taşıma, hele de tren çok masraflı ama bizim evimiz tren istasyonlarından birine çok yakın olduğu için gidip gelmem son derece kolay oluyor ve yaptığım masrafa değiyor.
Çocuklar, Tükiye'den ziyarete gelen kuzenleri Ezgi ile birlikte sabah okula yürürken

  • Yaşadığımız Bristol şehri küçük bir şehir ama limanı olan ve yaşaması keyifli bir şehir. İkinci dünya savaşı sırasında çok fazla bombalandığı için tarihi binalarının çoğu yıkılmış maalesef . Airbus, Rolls Royce gibi önemli şirketlere ev sahipliği yapıyor. Ayrıca şehrin asıl üniversitesi olan University of Bristol hem İngiltere, hem de dünya sıralamalarında oldukça yukarıda yer alan bir ünversite. İngiltere içindeki Russel Grup Üniversitelinden bir tanesi. U Bristol'a ek olarak, bir de UWE (University of West England) bu şehirde. Londra'ya arabayla yaklaşık iki saat mesafedeyiz. Bristol ayrıca ünlü animasyon filmi Wallace and Gromit'in yapım stüdyolarının da olduğu şehir.
  • İngiltere’de dört mevsimi de yaşayıp ikinci tura dönmeye başladık. Geçen sene öyle çok üşüdüm ki anlatamam. Dışarısı soğuk, evler de tam ısınmıyor ya da ısıtılmıyor (20-21 derece) olunca sürekli üşür vaziyetteydim. Bir de tabi çocukları götür, getir, alışveriş vs derken dışarıda ve yürüyerek epey fazla vakit geçiriyordum. Geçen kış bir de nadiren kar yağan Bristol’de iki kez kar yağıverdi, hava gerçekten çok soğuktu. Bu sene alıştım sanırım. Hava da belki biraz daha ılıman ama geçen kışa oranla daha yağışlı.

  • Yağmur burada hayata engel olmuyor. Hava kapalıyken insanın evden hiç çıkası gelmiyor ama enerjini toplayıp da giyinip çıktığında dışarıda taptaze ve tertemiz bir havayla karşılaşıyorsun. Arabayla on, onbeş dakikalık mesafelerde bile çok güzel doğa yürüyüş alanları, tarihi mekanlar bulabildiğimiz için sık sık çıkıyoruz. Hava şartlarından bağımsız köpeğini ya da çocuğunu kapan gelmiş oluyor, insanın içi mutluluk doluyor. Ayrıca yazın çocuk parklarının hemen yanıbaşındaki kiraz ağaçlarından kiraz yemenin, sonbaharda yer gök böğürtlen olunca kova kova böğürtlen toplamanın, kışa doğru yerlere dökülen elmaların tadına doyulmuyor.
Dondurucu soğukta arkadaşlarımızla yürüyüş, Landsdown


Snuff Mills

Leigh Woods

Sommerset'in otlakları
Galler Bölgesinde bir şelaleye yürüyüş

  • Geçen yaz İngiltere tarihinde kırk yılda bir yaşanır tarzda sıcak ve kuru bir yaz mevsimi geçirdik. Vize uzatması için pasaportlarımız yaz boyunca Home Office’de olduğu ve o nedenle İngiltere dışına çıkmamız mümkün olmadığı için bizim için güzel bir yaz oldu. Bol bol İngiltere kıyılarını gezip, çadır kampı yapıp denize girme imkanımız oldu. İngiltere adına da unutulmaz bir yaz yaşandı. Yazın en büyük keyfimiz bahçede kurduğumuz sebze tarhında sebze yetiştirip taze taze yemek oldu.


  • Bulunduğumuz bölgede pek fazla Türkiyeli yaşamıyor. Çocukların diğer okullara oranla epeyce daha büyük olan 650 öğrenci nüfuslu okulunda bile daha yeni üç aile oluverdik, ki bu ailelerden biri Türkiye'den değil Amerika'dan geliyor ve eşlerden bir tanesi Amerikalı. O nedenle düzenli görüştüğümüz pek fazla Türk/Türkiyeli arkadaşımız, tanıdığımız yok. Fakat Türkiye'den ziyaretimize gelen ya da İngiltere'ye bir sebeple gelince bize de gelip evimizde kalan çok arkadaşımız oldu. İyi ki geldiler, geliyorlar da özlemimiz azalıyor. 
  • İngilizlerle bizim alışık olduğumuz şekilde bir arkadaşlık kurmak ve sosyalleşmek pek kolay değil. Çocukların okulundan dolayı ya da sporda, mahalledeki kafede vs.  tanıştığım ve çok sevdiğim arkadaşlarım var. Özellikle ben çalışmıyorken de sık sık bir araya geliyorduk ama bu bir araya gelmeler hep çok önceden planlanmak, takvime yazılmak durumunda. Şimdi boşta kaldım, dur bir arayayım da kahve içelim, bir yerlere gidelim diye düşünürseniz eliniz boş çıkarsınız.Burada her şey çok önceden saat saat planlanıyor. Çalıştığım üniversitede de aynı şekilde herkes çok kibar, samimi ama sosyalleşmek için olanak yaratılmıyor. Öğle yemekleri bile masa başında çalışırken bir salata ya da sandviç ile geçiştiriliyor çoğu zaman. Şanslıysanız ofisin ortak mutfağında aynı anda birkaç kişi masa başında yemek yiyip ayak üstü sohbet edebilirsiniz. Ofisin yılbaşı partisi bile herkesin yoğunluğundan 31 Ocak'ta yapıldı dersem belki daha belirgin bir tablo çizebilirim.
  • İngiltere pahalı bir ülke. Kiralar, toplu taşıma ile ulaşım masrafları çok yüksek. Özellikle Bristol’de yiyecek, kıyafet vs anlamında çok fazla çeşitlilik bulamıyoruz ne yazık ki. Dışarıda yemek yemek iyice pahalı. O nedenle buradaki bir çok insan gibi biz de dışarı çıkarken kahvemizi yapıp termosa koyuyoruz, sandviçlerimizi yanımıza alıyoruz. O nedenle hemen her dışarı çıkma öncesi ciddi bir hazırlığa girişmemiz gerekiyor. İlk sene bir kaç kez hazırlanmadan arkadaşlarla orman yürüyüşüne çıkıp yiyecek ve hatta su bile alacak hiçbir yer bulamadığımız için aç/susuz kaldığımız, arkadaşların yanlarında getirdiklerine musallat olmak zorunda kaldığımız oldu. Artık deneyimliyiz, sırt çantalarımız her daim tedarikli!
  • Türkiye’de Nisan doğunca bizimle çalışmaya başlayan çok ama çok sevdiğimiz bakıcı teyzemiz, iki haftada bir temizliğe yardıma gelen yardımcımız ile son derece şımartılmış bir hayat sürerken burada ev işi, yemek, temizlik, alışveriş, tüm çocuk bakımı vs. karı koca bizim üzerimizde. Üstelik çocukların okulu saat 15:30 da bitiyor. İkinci sene itibarıyla yaşadığımız yerde artık arada çocukları bırakabileceğimiz arkadaşlar edinmiş olsak da yine de zorlanıyoruz.
Türkiye’yi, ailelerimize yakın olmayı, üniversitedeki ortamımızı, arkadaşlarımızı çok ama çok özlüyoruz. Burada kalmaya karar verirsek burada da mutlu ve güzel bir hayat kurabileceğimizin farkındayım ama Türkiye’deki ortamımızı hep çok fazla özleyeceğimiz kesin. Zaten Türkiye’nin gidişatından bu kadar endişe ediyor olmasak bu senenin sonunda hemen döneriz ama şu anki durum özellikle çocukların geleceği adına epey tereddütte kalmamıza neden oluyor.

7 Kasım 2017 Salı

Forest of Dean kampı öncesi

Bu hafta Neva’nın okulundaki bütün beşinci sınıflar  Forest of Dean adında bir ormana kampa gidiyorlar. Tüm beşinci sınıf öğrencilerini iki gruba bölmüşler, birinci grup Pazartesi sabahı gitti, Çarşamba gecesi dönecek. Neva’nın da içinde bulunduğu ikinci grup ise Çarşamba sabahı (yani yarın sabah) yola çıkacak ve Cuma gecesi dönecek. Kamp boyunca ormanda bir kabinde kalıp gün boyu nehir kenarında yürüyüş yapıp, orman içinde çeşitli aktivitelere katılacaklar. Bu, Neva’nın bizden ayrı gideceği ilk gezi olacağı gibi, aynı anda hem anne hem de babasından ayrı geçireceği de toplasan üçüncü ya da dördüncü gecesi olacak. O nedenle bir yandan çok kaygılı ve korkuyor, öte yandan da çok heyecanlı ve istekli. Ben de bu gezinin bizim için bir eşik atlama olacağını, başarıyla gidip dönerse Neva’nın kendine güvenin artacağını düşündüğüm için kamp olayını epey önemsiyorum.

Neyse, kamp nedeniyle bu hafta Neva’nın okulunda ders namına pek bir şey olmuyor. Bu sabah ikinci gruptaki çocukları kendi okullarına yürüyerek 15 dakika mesafedeki bir ortaokulun spor merkezine götürmeye karar verdiler ve müsait olan velilerden sabah giderken ve öğlen dönerken yürüme esnasında çocuklara eşlik etmede yardım istediler. Neva da tabi “anne, nolur nolur, sen de gel” dediği için ben de mecburen gönüllü oldum. Sabah uyandık, hava kapalı, hafiften yağmur var, sıcaklık 11 derece civarı. Bir önceki gün dışarısı güneşli ama 3 derece olduğu için iyi yine diye düşündüm. Çocuklara sabah beden eğitimi kıyafetleri ile gelmelerini söylemişlerdi. Burada okul forması çok ciddi bir mesele. Çok sıkı kurallar uygulanıyor. Neva’ların okul beden eğitimi seti de kısa kollu beyaz tshirt, siyah şort ve spor ayakkabıdan oluşuyor. Ama ben sabah tabi Neva’ya “sen yine de altına bir tayt ya da eşofman altı giy, orada çıkartırsın” dedim ama o “olmaz, herkes şort giyiyor” diyerek itiraz etti. Hakikaten de burada çocuklar buz gibi havada, üstlerinde palto varken bile şort ya da kısa çorapla okula gidiyorlar. Öyle olunca, hadi dedim, çocuğu “şeeeyt etmiiim” arkadaşlarının yanında, giysin istediğini. Yanıma tayt alacaktım ama son anda evden çıkma telaşı içinde onu da unutuverdim.
Okula bir gittik ki, Neva’nın arkadaşları Neva’yı “Nevaaaa, bu nasıl kıyafet, hava buzzz gibi” diyerek karşıladılar. Bir iki erkek çocuk hariç hepsi uzun kalın tayt ya da eşofman altı giymişti. Harika! Benimki tabi ben hiç üşümüyorum ki havalarında. Neyse, başladık yürümeye, bir yandan rüzgar, bir yandan ince ince yağmur. Benim içim içimi yiyor. Normalde çok dert etmem de, tam kamp öncesi hastalanacak, sabah kalkınca midesi bulanacak, karnı ağrıyacak falan diye içim içimi yiyor. Zaten endişeli olduğu bir gezi, bir de hastalıkla daha zor hale gelmesin derdim. Ya da daha da fenası ya hiç gidemeyiverirse... 

çıplak ve çiroz bacaklı olan benimki :-)

Neyse dedim, 15 dakikalık yürüyüş sonunda spor salonuna girecekler en azından. Fakat okula bir gittik, meğer 1.5 saat kadar dışarıda futbol oynayacaklarmış.. İkinci bir harika! 



Vardığımızda sabah saat 9:30’du. 11:00’de geri dönüş yoluna çıkmak için buluşmak üzere ayrıldık. Niyetim bir kafeye gidip sıcak sıcak kahve içip kitap okumaktı ama işte ana yüreği : ) ilk iş 15 dakika mesafedeki Asda’ya yürüyüp George’dan 4 pounda siyah bir eşofman altı aldım. Halbuki evde envai çeşidi vardı. O altı bulmak için de tabi koca marketin içinde uzun uzun dolaşmak zorunda kaldım, bir türlü karar veremedim, o mu olsun bu mu olsun. Al işte bi tane di mi, yok, muhakkak bütün çeşitlere bakılıp en uygun olanına karar verilecek!

Neyse, okula geri dönmeden önce bir yarım saat kafede oturup kitabımdan üç beş sayfa okuma fırsatım oldu en azından. Sonra dönş yolu için çocukları almaya okula geri gittim, çantamda eşofman altı. Yağmur da hafif hızlanmıştı. En azından dönüşte üşümez çocuuum diye içim rahat. Bizimkiler bi geldiler, hepsi sırılsıklam. İncecik de olsa sürekli yağan yağmurun altında saçları, montları, ayakkabıları nasıl ıslanmış! Neva’yı tuttum hemen kolundan, giy hemen şunu üstüne dedim. “Anne, saçmalama, git başımdan” dedi.. Efendim arkadaşlarına rezil mi olacakmış, zaten giymek için de vakit yokmuş vs vs... Kös kös çantaya geri koydum eşofmanı. İlerde bunları okur da neler çektiğimi anlar belki diye yazıyorum işte ben de :)

Neyse, 15 dakika da geri dönüşte yürüdük. Yaklaşık 40 tane 9 yaş çocuğu hiç taşkınlık yapmadan, müthiş bir düzen içinde geri yürüdüler. Biz yardımcı veliler olmasak da olurmuş. Fakat bazı çocukların bezden spor ayakkabıları falan sırılsıklam olmuştu, ayakları donmuş, kendileri söylerken duydum. Türk kafası işte ama kardeşim, bu çocuklar yarın iki günlüğüne orman kampına gidiyorlar, bugünden bunları böyle üşütüp hastalık riski almanın ne alemi var, öyle değil mi ama?




11 Mart 2016 Cuma

Yepyeni bir Poppy's Adventures

Bildiğiniz gibi Poppy 6 yaşlarında tatlı bir kız çocuğu ve Poppy bizim miniklerin İngilizce öğrenmesine yardımcı oluyor.  Uzun bir süre önce ilki çıkan uygulamanın ikincisi de çıkalı epey oluyor ama ne yazık ki tanıtım yazısını yazmak ancak bugüne kaldı.

İçeriğini yine benim oluşturduğum, OIP'in enfes çizimlerinin Özgüranne'nin teknoloji becerisiyle buluştuğı Poppy's Adventures 2 işte karşısınızda.  Uygulamayı App Store'dan ücretsiz olarak iPad'inize indirebilirsiniz. Uygulama ne yazık ki şu anda yalnızca iPad'lere yüklenebiliyor.






Poppy's Advenntures adlı uygulamanın temel hedefi okul öncesi çağda olup henüz okuma yazma bilmeyen çocuklara çevrelerinde karşılaştıkları basit nesnelerin ve temel kavramların İngilizcesini, onlar için anlamlı bağlamlar içinde ve doğru telaffuzlarıyla birlikte eğlenceli bir şekilde öğretmek. Bu ikinci uygulamada çocuklar yine Poppy ve ailesi aracılığıyla hava durumu, iklimler, hava durumuna uygun kıyafetler ve bazı yiyeyecekler üzerine belli başlı kelimeleri dinleyerek, okuyarak, kendi seslerini kaydederek ve oyun oynayarak öğrenecekler.











Yorumlarınızı ama daha da önemlisi miniklerin yorumlarını merakla bekliyorum :)

20 Ocak 2014 Pazartesi

ev yapımı uygulama: Poppy's Adventures

Bunca zaman yazmayıp şimdi böyle güzel ve beni çok heyecanlandıran bir haberle dönmek bloga... Yeni, halis muhlis ev yapımı bir uygulamamız var artık sizlerle paylaşmak istediğim: Poppy’s Adventures!


Şimdi biraz arka plan: Malum Neva 3-4 yaş civarlarındayken bol bol tablet bilgisayar uygulaması inceleme olanağım oldu. O zaman kendi bakış açım, biraz mesleki bilgim ve gözlemlerimle hangi uygulamaların o yaş grubundaki çocuklar için eğitici, öğretici ve eğlendirici olduğunu yazmıştım. Bu sırada bu uygulamaların özellikle bu yaş grubundaki çocuklara yabancı dil öğretme potansiyeli oldukça cazip gelmişti bana. Lingu Pingu, Toddler Flashcards, iTot Flashcards gibi kelime öğretmeyi hedefleyen basit ama etkili uygulamalar favorim olmuştu. Peki ama bu uygulamaların çocukların yabancı dil öğrenmesi üzerinde gerçekte nasıl bir etkisi vardı? Bunu incelemek için bir araştırma projesi yazmaya karar verdim. Piyasadaki uygulamalar yerine kendim bir uygulama geliştirip, bakmak istediğim noktalara bakmak daha uygun olacak gibiydi. Neyse ki B.Ü Bilimsel Araştırma Projeleri finansal destek talebime olumlu cevap verdi. Kafamda dağınık fikirler vardı, büyük ideallerle yola çıkmıştım. Ancak elbetteki yazılımın geliştirilmesi ve grafik tasarımın yapılması en az içerik kadar önemliydi ve bu işi hem seven, hem bilen, hem de hevesli birileriyle çalışmak gerekiyordu. En azından 2 sene önce Türkiye’de tablet uygulama geliştirme işi hala ilk adımlarını atıyordu sanırım, bir de üstelik tam o sırada hararetlenen Fatih Projesi ile sular iyice bulanmıştı. Düzgün ve istediğim gibi bir hizmet sağlayıcı bulmakta çok zorlandım. Maliyetler inanılmaz yüksekti, oysa benim çok kısıtlı bir bütçem vardı. Öyle görünüyordu ki bu iş neredeyse gönüllülük esasına dayanarak yapılacaktı. İşte tam da bu noktada daha önce Gideros Mobile ile Bir Kar Masalı ve Filin Banyosu gibi iki başarılı projeye imza atmış çok sevgili Özgüranne ve OİP ile bir araya geldik. Karşılıklı fikir alışverişleri ve birlikte heyecanlanmalar sonunda yaptığı işi bu kadar seven, iyi bilen, hem girişimci, hem dost iki kişiyle, Özgüranne ve OİP ile birlikte yola çıktık böylece.

Uygulamanın içeriğini ben yazdım. Çok kapsamlı ve mükemmel bir uygulama olma iddiası yok ancak biraz sonra bahsedeceğim bazı özellikleriyle çocuklara anlamlı ve doğal bir şekilde İngilizce kelime öğretmeyi hedefliyor ve kısa bir süre sonra yapacağım araştırmayla da zaten empirik veri toplayarak bu özelliklerin ne derece başarılı olduğunu görmeyi amaçlıyorum. Uygulamanın grafik tasarımını OİP yaptı. Her bir sahnenin her ayrıntısını özenle, titizlikle, emekle çizdi, hepsine ince zevkini kattı. Süreç içinde yapılan çizimleri parça parça gördükçe heyecandan yerimde duramıyordum. En sonunda da öyle harika bir iş çıkardı ki, şahsen ben bakmaya doyamıyorum. Programlamayı, yani işin bel kemiğini Özgüranne yaptı. Sabırla benim “şöyle olabilir mi, böyle olsa nasıl olur?” sorularımı cevapladı, harika fikirler ortaya koydu, hiçbirşeye “aaa, yok onu yapamam” demedi, olurunu bulmak için emek verdi, büyük bir titizlikle çalıştı ve başka söze gerek var mı bilmem, uygulamaya can verdi. Ve üçümüz birlikte, araya giren doğum, hastalık ve diğer iş yoğunluklarına rağmen, huzurla ve zevkle çalıştık. Tabi bir de seslendirmeciler var bu uygulamaya ses veren. Hepsi dostlarımız ve dostlarımızın çocukları ve hepsinin de anadili İngilizce. Onların da katkısı çok ama çok değerli. Sonuç olarak ortaya çıkan ürün bizim hoşumuza gitti.  Dileriz siz de beğenir, faydasını görürsünüz. J

Uygulama ne yazık ki şu anda yalnızca iPad üzerinden indirilip kullanılabiliyor. Amacımız kesinlikle herhangi bir firmanın ürününün promosyonunu yapmak değil. Ama bize tanıdık olan ve sık kullandığımız bir platform seçmek zorundaydık, iPad oldu. Dediğim gibi bu uygulama kısıtlı bir bütçeyle, çoklukla gönüllülük esasına dayalı şekilde geliştirildi. Eğer severseniz ve ileride yeterli zaman olursa Android versiyonunu da geliştirmeyi istiyoruz (yaşasın Özgüranne J).



Şimdi biraz da uygulamanın içeriğinden bahsedeyim.

Poppy’s Adventures, Poppy adında 6 yaşında bir kız çocuğunun maceralarını anlatıyor. Temel hedefi okul öncesi çağda olup henüz okuma yazma bilmeyen çocuklara çevrelerinde karşılaştıkları basit kelimelerin İngilizce karşılıklarını, onlar için anlamlı bağlamlar içinde, doğru telaffuzlarıyla birlikte öğretmek. Bunu yaparken bu yaş grubundaki çocukların en iyi bildiği ortamlar olan ev, okul ve oyun parkından yararlandım. Araştırma amaçlı bir uygulama geliştirme fikri ortaya ilk çıktığında niyetim en az 5-6 modül geliştirmekti, ancak eldeki şartlarla şimdilik yalnız bir modül geliştirebildik. Bu araştırma için tasarlanan eğitim modülünün (bu uygulama) hedefleri arasında şunlar var:
•           Çocuklara yakın çerverelerinde (oyun parkı, ev ortamı, sınıf ortamı vb.) yer alan nesnelerin İngilizce isimlerini öğretmek
•           Çocuklara aile bireyleri, arkadaş ve öğretmen gibi kelimeleri öğretmek
•           Çocuklara merhaba, günaydın, iyi günler vb. basit selamlaşma cümlelerini öğretmek..
İmkan olur da ilerde yeni modüller geliştirebilirsek başka kalıplar ve sık kullanılan başka kelimeleri de öğretmeyi istiyoruz.

İlk üç sahne olan ev, okul ve oyun parkında anlatıcı çocuklara bu ortamları anlatıyor. İngilizce’yi hiç bilmeyen bir çocuğun bu cümleleri anlaması elbette imkansız ancak burada amaç çocuğun ilk dinleyişinden çok, daha sonraki dinleyişlerinde tanıdığı kelimeleri aradan duyup yakalaması ve bağlantılar kurması. Uygulama henüz okuma yazması olmayan çocuklara yönelik olduğu için yazılı hiçbir materyal kullanmadık ama ileri bir versiyonda anlatıcının söylediklerinin altta bir bantta yazılı olarak görülmesi, hatta o anda söylenen kelimelerin farklı bir renkle çocuğa gösterilmesi de faydalı olabilir. Ayrıca her sahnede çocuklar resimdeki nesnelerin (kitap, bilgisayar, salıncak, kapı, suluboya vb.) üzerine dokunduğunda o nesnenin ismini İngilizce olarak duyabiliyor.

Poppy evde

Poppy okulda

Poppy oyun parkında

Bu üç sahneden sonra Poppy’nin doğumgününün anlatıldığı, 5 ekrandan oluşan kısa ve basit bir hikaye var. Bu hikaye esnasında da çocuklar anlatıcının anlattığı hikayeyi dinliyor, karakterlerin üzerine dokunarak onları konuşturuyor, nesnelerin üzerine dokunarak İngilizce söylenişlerini duyabiliyorlar. Çocuklar bu hikaye esnasında daha önce öğrendikleri kelimeleri bir bağlam içierisinde tekrar duyma imkanı buluyorlar. Bu hikayede de, uygulamanın diğer tüm kısımlarında da resimlerde geleneksel aile rollerinin biraz dışına çıkmaya çalıştık.



Hikayeyi, çocukların çok seveceğini düşündüğüm Flashcards kısmı takip ediyor. Burada, önceki sahnelerde yer alan ve o bölümlerde çocukların adını duyduğu otuz küsür kadar nesne bağlam dışında tek tek çocukların karşısına çıkıyor. Çocuklar otomatik olarak o nesnenin adını anadili İngilizce olan seslendirmeciden duyuyorlar ve daha sonra sol üst köşedeki mikrofona dokunarak kendileri de tekrarlıyor ve otomatik olarak kendi telaffuzlarını dinleyebiliyorlar ve işin güzel tarafı bunu diledikleri kadar çok tekrar edebilirler. Burası Neva’nın en çok eğlendiği bölüm oldu.



(Arkada cıvıltıları duyulan minik kuş da bizim iki numara olur bu arada :-) )

Oyun kısmında ise önce üç bölümden oluşan bir gölgeli yapboz var. Uygulamanın başında yer alan ilk üç sahne bazı boşluklarla çocuğa sunuluyor. Fondaki ses çocukları istenilen nesneyi doğru yere yerleştirmesi için yönlendiriyor. Bu aşamaya kadar sadece anlatıcıyı dinleyen çocuklardan bu defa biraz daha aktif bir rol almaları ve duydukları ses ile ekranda gördükleri resmi eşleştirerek doğru nesneyi seçip yerine yerleştirmeleri isteniyor. Çocuklar doğru nesneyi yerleştirene kadar yönerge tekrarlanıyor.



En sonda ise 8 karttan oluşan bir hafıza oyunu var. Çocuk kapalı olan kartlara dokununca kart açılıyor ve üzerinde görülen resmin İngilizce olarak ismi söyleniyor. Çocuk aynı iki kartı bulunca o kartlar ekrandan kayboluyor. Bu kısmı bu kadar dar tuttuğumuza ben sonradan çok üzüldüm. Kelimeleri pekiştirmek anlamında oldukça faydalı olduğuna inandığım bir bölüm burası.



En başta belirttiğim gibi bu aslında araştırma amaçlı geliştirilmiş bir deneme uygulaması. Faydalı olacağına inandığımız epey bir bölüm var ama tabi bu konuda araştırma yaptıktan sonra konuşmak daha doğru olur. Yalnız geçen gün Neva heyecanla “anne, hani şu parklarda ellerimizle tutunarak ilerlediğimiz şey var ya, onun İngilizcesi ne biliyor musun? Monkeybaaaar!” diyince doğru yolda olduğumuzu bir kez daha anladım.

Sonuç olarak eğer cihanız varsa, çocuklarınız hedef yaş grubuna uyuyorsa ve uygulamayı indirip de çocuklarınızla kullanırsanız lütfen olumlu ve olumsuz yorumlarınızı bize iletmeyi unutmayın.   



17 Mayıs 2013 Cuma

geri sayım


Onca zaman yazmayıp yazmayıp bugün bilgisayarın başına tam da bloga yazmak niyetiyle oturmam neden acaba? Sorumluluk duygusu mu, vicdan azabı mı? Yoksa haksızlık ediyorum hissi mi? Bu blog, bundan  5,5 sene önce tamamen kişisel paylaşımlar yapmak amacıyla kurulup, kısa sürede önce bir anne-çocuk, sonra bir miktar mesleki bilginin paylaşıldığı bir bloga evrildi, ve sonunda biraz “genre”sını kaybetmiş, daha doğrusu netleştirememiş olmanın verdiği huzursuzlukla yaklaşık bir senedir de arafta kaldı. Üstelik yazmadıkça yaz-a-mamak her blogcunun iyi bildiği bir durumdur. Yazmak için sadece niyetlenmek yetmiyor, bilgisayarın başına oturmak, parmakları klavyede dolaştırmak, emek harcamak şart.
                               
Bu süre içinde Neva epey büyüdü. Artık 4 yaş 9 aylık koskoca bir çocuk o. İlk zamanlar zihnimizi dolduran uykusuzluk, tuvalet vs gibi sorunlar yerini hangi okul, nasıl bir okul gibi sorulara bıraktı. Dertlerimiz büyüdü, dallandı budaklandı. Yine de Neva’nın bu ilk çocukluk dönemini küçük bebeklik dönemine tercih ettiğim kesin. Kurduğumuz iletişim, onun kendi başına ve tamamen kendi şahsına münsahır bir birey oluşunu izlemek, arada kaygılansak da genelde içten içe gururlanmak pek güzel.

Ve bu arada bebek sayacı ikinci bebeğimizin beklenen doğum tarihine tam 15 gün kaldığını belirtiyor. Beklenen doğum tarihi 1 Haziran, yarın sabah itibarıyla ben artık 38 haftalık bir hamile olacağım ve bu saatten sonra minik kuzu gelmeye kalksa bile erken doğum sayılmayacak. Günler, haftalar nasıl geçti bilmiyorum. Küçük kızım hiç üzmedi beni diyebilirim. Sadece gebeliğin başlarında oldukça yüksek çıkan beta hcg değerlerime rağmen ultrasonda görüntülenemeyen bebek kesesi azcık yüreğimizi hoplattı. Ama doktorların “fazla ümitlenmeyin, kese çok iyi görünmüyor, bu bebek gelişmeyebeilir” demesine rağmen sapasağlam, sorunsuz bir şekilde, kendi kendine büyüdü miniğim. Bu hamilelikte de ne bir bulantı, ne koku hassasiyeti, ne uyku hali yaşadım. Bu defa maddi ve manevi kaygıların biraz daha yoğun olduğu, hali hazırda evin içinde büyümekte olan ilk çocuğumuzun da etkisiyle üzerine fazla düşünmeye vakit bulunamayan ama herşeye rağmen çok keyif aldığım ve sona yaklaşıyor diye üzüldüğüm bir hamilelik yaşıyorum. Önce küçük kızıma, sonra bana her anlamda hep destek veren sevgili Kompozit’e elbette ve tabi inanılmaz bir algı açıklığıyla bir kardeş sahibi olacağını daha ilk günden farkeden, bu konuda hiç sorun çıkartmayan, hatta kendince bir takım hazırlıklar yapan Nevacığıma bana bu güzel deneyimi yaşattıkları için çok teşekkür ederim : )


Sayaç 15 gün diyor ama aslında doktorumuzla birlikte belirlediğimiz planlı sezaryen tarihine sadece 11 gün kaldı. Eğer minik, bir süpriz yapıp erken gelmeye kalkmazsa 28 Mayıs, Salı sabahı aynı Neva'da olduğu gibi spinal anestezi ile İncirli Ethica Hastanesi'nde dünyaya getireceğim küçük kızımı. Plan böyle ama hayat ne gösterecek bilinmez. Planlı sezaryenden yana içim hiç rahat değil, en azından doğum kendiliğinden başlasın, kızım doğacağı güne ve tarihe kendisi karar versin istiyorum ama doktoru bu konuda ikna etmek zor ve sağlık konusunda herhangi birşeyde fazla ısrarcı olmak da beni korkutuyor. SSVD’ye dair yazıları, pozitif doğal doğum hikayelerini okuyor, iç geçiriyorum ancak yeterince cesur muyum bilemiyorum. Sezaryen için 39. haftanın ortasına kadar beklemeye ikna edebildim doktorumu. İçten içe dileğim o zamana kadar doğumun kendiiğinden başlayıp, sağlıkla ilerlemesi.

Böyle doğuma sadece günler kala benim heyecanım da dorukta. İlkinden farklı ve daha yoğun hissettiğim bir heyecan bu! İnsanın başına neler geleceğini biliyor olmasının verdiği kaygı dolu bir heyecan. Hamilelik ve bebeğe hazırlanmanın romantik bir tarafı var. Bebeğin cicili bicili kıyafetlerine (hemen hepsi ikinci el bile olsa), yatacağı yatağa falan bakıp romantik hayaller kuruyor insan. Ama doğum sonrası Pandora’nın kutusu açılıyor, ayaklar yere basıveriyor. Uykusuzluk, yorgunluk, fiziksel acı, beklenmedik durumlar vs. derken zorlu bir maraton başlıyor. Hem de öyle kolay kolay bitmeyen bir maraton. İlk hamilelikte insanın tahayyül edemediği, mümkün değil tahmin edemeyeceği bir durum bu. Ben Neva'nın ilk 3-4 ayını dehşetle hatırlamıyorum. Neva o ilk aylarda güzel uyuyan bir bebekti, benim hormonlarım bana tuhaf oyunlar oynamamıştı, çok şükür sağlıktan yana bir sorunumuz olmamıştı. Herşey yolunda gitmişti yani. Ama 4 aydan sonra (ve 3,5 yaşına kadar) Neva her gece en az 4-5 kere uyanmaya başlayınca uykusuzluktan ve yorgunluktan çıldıracak gibi olmuştum. Eşim ile birbirimizi yememiz, uykusuzluğun getirdiği mutsuzluk ve depresyon hali, bebekten başka hiçbirşey yapamamak, ayağımda koca bir pranga varmışçasına bağlanıp kalmışlık hissi... Sonrasında bunları yaşadığımı net bir şekilde hatırlıyorum. Ama 3,5 yaşla birlikte uykunun düzene girmesi, bez, biberon vs. gibi bebekliğe dair alışkanlıkların sona ermesi, Neva'nın artık laftan anlıyor olması, bize arkadaşlık ediyor olması, karşımızdaki birey hali ile bizi hayrete düşürüp, hayranlığa uğratıyor olması mucizevi birşeydi. Hala yoruluyor olsak da Neva'lı hayatımızda tutturduğumuz çok güzel bir ritim var artık. Ben tek başıma seyahatlere çıkabiliyor, Neva ile yurtiçi ve yurtdışında hep birlikte rahatlıkla gezebiliyor, birlikte gece geç saatlere kadar arkadaşlarımızla vakit geçirebiliyor, konserlere, tiyatrolara gidebiliyoruz. Gidebiliyor-duk... Ne yalan söyleyeyim yeni bebeğin gelecek olması ile aynı yorucu maratona tekrar başlayacak olmak korkutuyor beni. Ama öte yandan hayatımıza katacağı zenginlik de bir o kadar ve hatta daha fazla heyecanlandırıyor. Bu hayatta iki tane kızımın olması, onların birbiriyle iyi dost olmaları ihtimali bile benim için gerçek olamayacak kadar güzel bir hayalin vücut bulması sanki. İnşallah sağlıkla aramıza katılır miniğimiz ve sağlıkla büyütürüz her ikisini de.

10 Temmuz 2012 Salı

Birşeyler yapma zamanı: Başka Bir Okul Mümkün!



Çocuğu olan her sorumlu bireyin kafasını kurcalayan, aklını tırmalayan, kimi zaman soluksuz bırakan en kaçınılmaz sorulardan biridir çocuğunu hangi okula göndereceği sorusu. Bu konuda en alternatif düşünen velilerin bile pekçoğu çokça sızlanır, şikayet eder, bir miktar araştırma yapar, en sonunda vakti gelince de imkanı olmayanlar yakınlardaki bir devlet okuluna, imkanı olanlar ise "ne yapalım, sistem böyle!" diyerek güçlerinin yettiği bir özel okula verirler çocuklarını. Ama artık "ne yapalım sistem böyle" dememek için çok çok umut verici bir girişim var önümüzde. Burada daha önce de bahsettiğim  bir grup akademisyen ve velinin girişimiyle henüz kurulma aşamasında olan ve kar amacı gütmeyen bir özel okul olan Başka Bir Okul Mümkün Girişimi. İçinde olmaktan gurur duyduğum, düşüncesi bile yüreğimi ferahlatan bir girişim. Türkiye'deki eğitim sisteminin iyice sarpa sardığı şu günlerde bambaşka bir çalışma.

BBOM'un bu defaki tanıtım toplantısı 15 Temmuz 2012, Pazar günü saat 17:00-19:00 arasında Boğaziçi Üniversitesi, Demir Demirgil Salonu'nda olacak. Saat 19:00-20:00 arasında ise bir kokteyl yapılacak. Serkan Kırmızı toplantıya gelen çocuklarla orta sahada (ya da duruma göre daha uygun bir mekanda)Davulumdan Masallar etkinliği yapacak. Çocuğunuz olsa da olmasa da gelin, tanışalım, hep birlikte sadece Başka Bir Okul'u değil, Başka Bir Dünyayı Mümkün kılmaya çalışalım.
 
BBOM'un resmi davet yazısını da buraya ekliyorum. Hepinizi bekliyoruz :-)
 
************************************
 
Merhaba;


Başka Bir Okul'u mümkün kılmak adına çok çalıştık, çok koşturduk. Sonuçta hatırı sayılır bir yol aldık. Niyetimiz, çabamız 2013 yılının Eylül ayında okulumuzun kapılarını aralamak.

Bugüne dek neler yaptık, bundan sonra nelere ihtiyaç var sizlerle paylaşmak, konuşmak istiyoruz. Aramıza katılmak isteyip bugüne dek fırsat bulamamış, vakit ayıramamış arkadaşlarımıza yer açmak, yeni dostların enerjisiyle sorunları daha hızla aşmak istiyoruz.

"Başka Bir Okul" hayalimizi, kat ettiğimiz mesafeyi ve şimdi bizi nelerin beklediğini paylaşacağımız Dayanışma ve Tanışma Toplantısı'nda hepinizi aramızda görebilmek umuduyla.

Toplantımıza tabi ki çocuklarımız da davetli. Toplantı boyunca Serkan Kırmızı "Davulumdan Masallar" atölyesiyle onlarla birlikte olacak.

Yer: Boğaziçi Üniversitesi, Güney Kampüs, Demir Demirgil Toplantı Salonu
Tarih: 15 Temmuz 2012, Pazar
Saat: 17:00 - 20:00

Sorularınız ve daha fazla bilgi için aşağıdaki iletişim bilgileri üzerinden bize ulaşabilirsiniz.

Dayanışmayla;
Feyza EYİKUL
Koordinatör
Başka Bir Okul Mümkün Derneği
İletişim Ofisi:Sinanpaşa Mah. İlhan Sok.
Pembe Rüya Apt. No:15 D:4
Beşiktaş/ İstanbul
Gsm: 533 383 4316

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...