11 Mart 2016 Cuma

Yepyeni bir Poppy's Adventures

Bildiğiniz gibi Poppy 6 yaşlarında tatlı bir kız çocuğu ve Poppy bizim miniklerin İngilizce öğrenmesine yardımcı oluyor.  Uzun bir süre önce ilki çıkan uygulamanın ikincisi de çıkalı epey oluyor ama ne yazık ki tanıtım yazısını yazmak ancak bugüne kaldı.

İçeriğini yine benim oluşturduğum, OIP'in enfes çizimlerinin Özgüranne'nin teknoloji becerisiyle buluştuğı Poppy's Adventures 2 işte karşısınızda.  Uygulamayı App Store'dan ücretsiz olarak iPad'inize indirebilirsiniz. Uygulama ne yazık ki şu anda yalnızca iPad'lere yüklenebiliyor.






Poppy's Advenntures adlı uygulamanın temel hedefi okul öncesi çağda olup henüz okuma yazma bilmeyen çocuklara çevrelerinde karşılaştıkları basit nesnelerin ve temel kavramların İngilizcesini, onlar için anlamlı bağlamlar içinde ve doğru telaffuzlarıyla birlikte eğlenceli bir şekilde öğretmek. Bu ikinci uygulamada çocuklar yine Poppy ve ailesi aracılığıyla hava durumu, iklimler, hava durumuna uygun kıyafetler ve bazı yiyeyecekler üzerine belli başlı kelimeleri dinleyerek, okuyarak, kendi seslerini kaydederek ve oyun oynayarak öğrenecekler.











Yorumlarınızı ama daha da önemlisi miniklerin yorumlarını merakla bekliyorum :)

20 Ocak 2014 Pazartesi

ev yapımı uygulama: Poppy's Adventures

Bunca zaman yazmayıp şimdi böyle güzel ve beni çok heyecanlandıran bir haberle dönmek bloga... Yeni, halis muhlis ev yapımı bir uygulamamız var artık sizlerle paylaşmak istediğim: Poppy’s Adventures!


Şimdi biraz arka plan: Malum Neva 3-4 yaş civarlarındayken bol bol tablet bilgisayar uygulaması inceleme olanağım oldu. O zaman kendi bakış açım, biraz mesleki bilgim ve gözlemlerimle hangi uygulamaların o yaş grubundaki çocuklar için eğitici, öğretici ve eğlendirici olduğunu yazmıştım. Bu sırada bu uygulamaların özellikle bu yaş grubundaki çocuklara yabancı dil öğretme potansiyeli oldukça cazip gelmişti bana. Lingu Pingu, Toddler Flashcards, iTot Flashcards gibi kelime öğretmeyi hedefleyen basit ama etkili uygulamalar favorim olmuştu. Peki ama bu uygulamaların çocukların yabancı dil öğrenmesi üzerinde gerçekte nasıl bir etkisi vardı? Bunu incelemek için bir araştırma projesi yazmaya karar verdim. Piyasadaki uygulamalar yerine kendim bir uygulama geliştirip, bakmak istediğim noktalara bakmak daha uygun olacak gibiydi. Neyse ki B.Ü Bilimsel Araştırma Projeleri finansal destek talebime olumlu cevap verdi. Kafamda dağınık fikirler vardı, büyük ideallerle yola çıkmıştım. Ancak elbetteki yazılımın geliştirilmesi ve grafik tasarımın yapılması en az içerik kadar önemliydi ve bu işi hem seven, hem bilen, hem de hevesli birileriyle çalışmak gerekiyordu. En azından 2 sene önce Türkiye’de tablet uygulama geliştirme işi hala ilk adımlarını atıyordu sanırım, bir de üstelik tam o sırada hararetlenen Fatih Projesi ile sular iyice bulanmıştı. Düzgün ve istediğim gibi bir hizmet sağlayıcı bulmakta çok zorlandım. Maliyetler inanılmaz yüksekti, oysa benim çok kısıtlı bir bütçem vardı. Öyle görünüyordu ki bu iş neredeyse gönüllülük esasına dayanarak yapılacaktı. İşte tam da bu noktada daha önce Gideros Mobile ile Bir Kar Masalı ve Filin Banyosu gibi iki başarılı projeye imza atmış çok sevgili Özgüranne ve OİP ile bir araya geldik. Karşılıklı fikir alışverişleri ve birlikte heyecanlanmalar sonunda yaptığı işi bu kadar seven, iyi bilen, hem girişimci, hem dost iki kişiyle, Özgüranne ve OİP ile birlikte yola çıktık böylece.

Uygulamanın içeriğini ben yazdım. Çok kapsamlı ve mükemmel bir uygulama olma iddiası yok ancak biraz sonra bahsedeceğim bazı özellikleriyle çocuklara anlamlı ve doğal bir şekilde İngilizce kelime öğretmeyi hedefliyor ve kısa bir süre sonra yapacağım araştırmayla da zaten empirik veri toplayarak bu özelliklerin ne derece başarılı olduğunu görmeyi amaçlıyorum. Uygulamanın grafik tasarımını OİP yaptı. Her bir sahnenin her ayrıntısını özenle, titizlikle, emekle çizdi, hepsine ince zevkini kattı. Süreç içinde yapılan çizimleri parça parça gördükçe heyecandan yerimde duramıyordum. En sonunda da öyle harika bir iş çıkardı ki, şahsen ben bakmaya doyamıyorum. Programlamayı, yani işin bel kemiğini Özgüranne yaptı. Sabırla benim “şöyle olabilir mi, böyle olsa nasıl olur?” sorularımı cevapladı, harika fikirler ortaya koydu, hiçbirşeye “aaa, yok onu yapamam” demedi, olurunu bulmak için emek verdi, büyük bir titizlikle çalıştı ve başka söze gerek var mı bilmem, uygulamaya can verdi. Ve üçümüz birlikte, araya giren doğum, hastalık ve diğer iş yoğunluklarına rağmen, huzurla ve zevkle çalıştık. Tabi bir de seslendirmeciler var bu uygulamaya ses veren. Hepsi dostlarımız ve dostlarımızın çocukları ve hepsinin de anadili İngilizce. Onların da katkısı çok ama çok değerli. Sonuç olarak ortaya çıkan ürün bizim hoşumuza gitti.  Dileriz siz de beğenir, faydasını görürsünüz. J

Uygulama ne yazık ki şu anda yalnızca iPad üzerinden indirilip kullanılabiliyor. Amacımız kesinlikle herhangi bir firmanın ürününün promosyonunu yapmak değil. Ama bize tanıdık olan ve sık kullandığımız bir platform seçmek zorundaydık, iPad oldu. Dediğim gibi bu uygulama kısıtlı bir bütçeyle, çoklukla gönüllülük esasına dayalı şekilde geliştirildi. Eğer severseniz ve ileride yeterli zaman olursa Android versiyonunu da geliştirmeyi istiyoruz (yaşasın Özgüranne J).



Şimdi biraz da uygulamanın içeriğinden bahsedeyim.

Poppy’s Adventures, Poppy adında 6 yaşında bir kız çocuğunun maceralarını anlatıyor. Temel hedefi okul öncesi çağda olup henüz okuma yazma bilmeyen çocuklara çevrelerinde karşılaştıkları basit kelimelerin İngilizce karşılıklarını, onlar için anlamlı bağlamlar içinde, doğru telaffuzlarıyla birlikte öğretmek. Bunu yaparken bu yaş grubundaki çocukların en iyi bildiği ortamlar olan ev, okul ve oyun parkından yararlandım. Araştırma amaçlı bir uygulama geliştirme fikri ortaya ilk çıktığında niyetim en az 5-6 modül geliştirmekti, ancak eldeki şartlarla şimdilik yalnız bir modül geliştirebildik. Bu araştırma için tasarlanan eğitim modülünün (bu uygulama) hedefleri arasında şunlar var:
•           Çocuklara yakın çerverelerinde (oyun parkı, ev ortamı, sınıf ortamı vb.) yer alan nesnelerin İngilizce isimlerini öğretmek
•           Çocuklara aile bireyleri, arkadaş ve öğretmen gibi kelimeleri öğretmek
•           Çocuklara merhaba, günaydın, iyi günler vb. basit selamlaşma cümlelerini öğretmek..
İmkan olur da ilerde yeni modüller geliştirebilirsek başka kalıplar ve sık kullanılan başka kelimeleri de öğretmeyi istiyoruz.

İlk üç sahne olan ev, okul ve oyun parkında anlatıcı çocuklara bu ortamları anlatıyor. İngilizce’yi hiç bilmeyen bir çocuğun bu cümleleri anlaması elbette imkansız ancak burada amaç çocuğun ilk dinleyişinden çok, daha sonraki dinleyişlerinde tanıdığı kelimeleri aradan duyup yakalaması ve bağlantılar kurması. Uygulama henüz okuma yazması olmayan çocuklara yönelik olduğu için yazılı hiçbir materyal kullanmadık ama ileri bir versiyonda anlatıcının söylediklerinin altta bir bantta yazılı olarak görülmesi, hatta o anda söylenen kelimelerin farklı bir renkle çocuğa gösterilmesi de faydalı olabilir. Ayrıca her sahnede çocuklar resimdeki nesnelerin (kitap, bilgisayar, salıncak, kapı, suluboya vb.) üzerine dokunduğunda o nesnenin ismini İngilizce olarak duyabiliyor.

Poppy evde

Poppy okulda

Poppy oyun parkında

Bu üç sahneden sonra Poppy’nin doğumgününün anlatıldığı, 5 ekrandan oluşan kısa ve basit bir hikaye var. Bu hikaye esnasında da çocuklar anlatıcının anlattığı hikayeyi dinliyor, karakterlerin üzerine dokunarak onları konuşturuyor, nesnelerin üzerine dokunarak İngilizce söylenişlerini duyabiliyorlar. Çocuklar bu hikaye esnasında daha önce öğrendikleri kelimeleri bir bağlam içierisinde tekrar duyma imkanı buluyorlar. Bu hikayede de, uygulamanın diğer tüm kısımlarında da resimlerde geleneksel aile rollerinin biraz dışına çıkmaya çalıştık.



Hikayeyi, çocukların çok seveceğini düşündüğüm Flashcards kısmı takip ediyor. Burada, önceki sahnelerde yer alan ve o bölümlerde çocukların adını duyduğu otuz küsür kadar nesne bağlam dışında tek tek çocukların karşısına çıkıyor. Çocuklar otomatik olarak o nesnenin adını anadili İngilizce olan seslendirmeciden duyuyorlar ve daha sonra sol üst köşedeki mikrofona dokunarak kendileri de tekrarlıyor ve otomatik olarak kendi telaffuzlarını dinleyebiliyorlar ve işin güzel tarafı bunu diledikleri kadar çok tekrar edebilirler. Burası Neva’nın en çok eğlendiği bölüm oldu.



(Arkada cıvıltıları duyulan minik kuş da bizim iki numara olur bu arada :-) )

Oyun kısmında ise önce üç bölümden oluşan bir gölgeli yapboz var. Uygulamanın başında yer alan ilk üç sahne bazı boşluklarla çocuğa sunuluyor. Fondaki ses çocukları istenilen nesneyi doğru yere yerleştirmesi için yönlendiriyor. Bu aşamaya kadar sadece anlatıcıyı dinleyen çocuklardan bu defa biraz daha aktif bir rol almaları ve duydukları ses ile ekranda gördükleri resmi eşleştirerek doğru nesneyi seçip yerine yerleştirmeleri isteniyor. Çocuklar doğru nesneyi yerleştirene kadar yönerge tekrarlanıyor.



En sonda ise 8 karttan oluşan bir hafıza oyunu var. Çocuk kapalı olan kartlara dokununca kart açılıyor ve üzerinde görülen resmin İngilizce olarak ismi söyleniyor. Çocuk aynı iki kartı bulunca o kartlar ekrandan kayboluyor. Bu kısmı bu kadar dar tuttuğumuza ben sonradan çok üzüldüm. Kelimeleri pekiştirmek anlamında oldukça faydalı olduğuna inandığım bir bölüm burası.



En başta belirttiğim gibi bu aslında araştırma amaçlı geliştirilmiş bir deneme uygulaması. Faydalı olacağına inandığımız epey bir bölüm var ama tabi bu konuda araştırma yaptıktan sonra konuşmak daha doğru olur. Yalnız geçen gün Neva heyecanla “anne, hani şu parklarda ellerimizle tutunarak ilerlediğimiz şey var ya, onun İngilizcesi ne biliyor musun? Monkeybaaaar!” diyince doğru yolda olduğumuzu bir kez daha anladım.

Sonuç olarak eğer cihanız varsa, çocuklarınız hedef yaş grubuna uyuyorsa ve uygulamayı indirip de çocuklarınızla kullanırsanız lütfen olumlu ve olumsuz yorumlarınızı bize iletmeyi unutmayın.   



17 Mayıs 2013 Cuma

geri sayım


Onca zaman yazmayıp yazmayıp bugün bilgisayarın başına tam da bloga yazmak niyetiyle oturmam neden acaba? Sorumluluk duygusu mu, vicdan azabı mı? Yoksa haksızlık ediyorum hissi mi? Bu blog, bundan  5,5 sene önce tamamen kişisel paylaşımlar yapmak amacıyla kurulup, kısa sürede önce bir anne-çocuk, sonra bir miktar mesleki bilginin paylaşıldığı bir bloga evrildi, ve sonunda biraz “genre”sını kaybetmiş, daha doğrusu netleştirememiş olmanın verdiği huzursuzlukla yaklaşık bir senedir de arafta kaldı. Üstelik yazmadıkça yaz-a-mamak her blogcunun iyi bildiği bir durumdur. Yazmak için sadece niyetlenmek yetmiyor, bilgisayarın başına oturmak, parmakları klavyede dolaştırmak, emek harcamak şart.
                               
Bu süre içinde Neva epey büyüdü. Artık 4 yaş 9 aylık koskoca bir çocuk o. İlk zamanlar zihnimizi dolduran uykusuzluk, tuvalet vs gibi sorunlar yerini hangi okul, nasıl bir okul gibi sorulara bıraktı. Dertlerimiz büyüdü, dallandı budaklandı. Yine de Neva’nın bu ilk çocukluk dönemini küçük bebeklik dönemine tercih ettiğim kesin. Kurduğumuz iletişim, onun kendi başına ve tamamen kendi şahsına münsahır bir birey oluşunu izlemek, arada kaygılansak da genelde içten içe gururlanmak pek güzel.

Ve bu arada bebek sayacı ikinci bebeğimizin beklenen doğum tarihine tam 15 gün kaldığını belirtiyor. Beklenen doğum tarihi 1 Haziran, yarın sabah itibarıyla ben artık 38 haftalık bir hamile olacağım ve bu saatten sonra minik kuzu gelmeye kalksa bile erken doğum sayılmayacak. Günler, haftalar nasıl geçti bilmiyorum. Küçük kızım hiç üzmedi beni diyebilirim. Sadece gebeliğin başlarında oldukça yüksek çıkan beta hcg değerlerime rağmen ultrasonda görüntülenemeyen bebek kesesi azcık yüreğimizi hoplattı. Ama doktorların “fazla ümitlenmeyin, kese çok iyi görünmüyor, bu bebek gelişmeyebeilir” demesine rağmen sapasağlam, sorunsuz bir şekilde, kendi kendine büyüdü miniğim. Bu hamilelikte de ne bir bulantı, ne koku hassasiyeti, ne uyku hali yaşadım. Bu defa maddi ve manevi kaygıların biraz daha yoğun olduğu, hali hazırda evin içinde büyümekte olan ilk çocuğumuzun da etkisiyle üzerine fazla düşünmeye vakit bulunamayan ama herşeye rağmen çok keyif aldığım ve sona yaklaşıyor diye üzüldüğüm bir hamilelik yaşıyorum. Önce küçük kızıma, sonra bana her anlamda hep destek veren sevgili Kompozit’e elbette ve tabi inanılmaz bir algı açıklığıyla bir kardeş sahibi olacağını daha ilk günden farkeden, bu konuda hiç sorun çıkartmayan, hatta kendince bir takım hazırlıklar yapan Nevacığıma bana bu güzel deneyimi yaşattıkları için çok teşekkür ederim : )


Sayaç 15 gün diyor ama aslında doktorumuzla birlikte belirlediğimiz planlı sezaryen tarihine sadece 11 gün kaldı. Eğer minik, bir süpriz yapıp erken gelmeye kalkmazsa 28 Mayıs, Salı sabahı aynı Neva'da olduğu gibi spinal anestezi ile İncirli Ethica Hastanesi'nde dünyaya getireceğim küçük kızımı. Plan böyle ama hayat ne gösterecek bilinmez. Planlı sezaryenden yana içim hiç rahat değil, en azından doğum kendiliğinden başlasın, kızım doğacağı güne ve tarihe kendisi karar versin istiyorum ama doktoru bu konuda ikna etmek zor ve sağlık konusunda herhangi birşeyde fazla ısrarcı olmak da beni korkutuyor. SSVD’ye dair yazıları, pozitif doğal doğum hikayelerini okuyor, iç geçiriyorum ancak yeterince cesur muyum bilemiyorum. Sezaryen için 39. haftanın ortasına kadar beklemeye ikna edebildim doktorumu. İçten içe dileğim o zamana kadar doğumun kendiiğinden başlayıp, sağlıkla ilerlemesi.

Böyle doğuma sadece günler kala benim heyecanım da dorukta. İlkinden farklı ve daha yoğun hissettiğim bir heyecan bu! İnsanın başına neler geleceğini biliyor olmasının verdiği kaygı dolu bir heyecan. Hamilelik ve bebeğe hazırlanmanın romantik bir tarafı var. Bebeğin cicili bicili kıyafetlerine (hemen hepsi ikinci el bile olsa), yatacağı yatağa falan bakıp romantik hayaller kuruyor insan. Ama doğum sonrası Pandora’nın kutusu açılıyor, ayaklar yere basıveriyor. Uykusuzluk, yorgunluk, fiziksel acı, beklenmedik durumlar vs. derken zorlu bir maraton başlıyor. Hem de öyle kolay kolay bitmeyen bir maraton. İlk hamilelikte insanın tahayyül edemediği, mümkün değil tahmin edemeyeceği bir durum bu. Ben Neva'nın ilk 3-4 ayını dehşetle hatırlamıyorum. Neva o ilk aylarda güzel uyuyan bir bebekti, benim hormonlarım bana tuhaf oyunlar oynamamıştı, çok şükür sağlıktan yana bir sorunumuz olmamıştı. Herşey yolunda gitmişti yani. Ama 4 aydan sonra (ve 3,5 yaşına kadar) Neva her gece en az 4-5 kere uyanmaya başlayınca uykusuzluktan ve yorgunluktan çıldıracak gibi olmuştum. Eşim ile birbirimizi yememiz, uykusuzluğun getirdiği mutsuzluk ve depresyon hali, bebekten başka hiçbirşey yapamamak, ayağımda koca bir pranga varmışçasına bağlanıp kalmışlık hissi... Sonrasında bunları yaşadığımı net bir şekilde hatırlıyorum. Ama 3,5 yaşla birlikte uykunun düzene girmesi, bez, biberon vs. gibi bebekliğe dair alışkanlıkların sona ermesi, Neva'nın artık laftan anlıyor olması, bize arkadaşlık ediyor olması, karşımızdaki birey hali ile bizi hayrete düşürüp, hayranlığa uğratıyor olması mucizevi birşeydi. Hala yoruluyor olsak da Neva'lı hayatımızda tutturduğumuz çok güzel bir ritim var artık. Ben tek başıma seyahatlere çıkabiliyor, Neva ile yurtiçi ve yurtdışında hep birlikte rahatlıkla gezebiliyor, birlikte gece geç saatlere kadar arkadaşlarımızla vakit geçirebiliyor, konserlere, tiyatrolara gidebiliyoruz. Gidebiliyor-duk... Ne yalan söyleyeyim yeni bebeğin gelecek olması ile aynı yorucu maratona tekrar başlayacak olmak korkutuyor beni. Ama öte yandan hayatımıza katacağı zenginlik de bir o kadar ve hatta daha fazla heyecanlandırıyor. Bu hayatta iki tane kızımın olması, onların birbiriyle iyi dost olmaları ihtimali bile benim için gerçek olamayacak kadar güzel bir hayalin vücut bulması sanki. İnşallah sağlıkla aramıza katılır miniğimiz ve sağlıkla büyütürüz her ikisini de.

10 Temmuz 2012 Salı

Birşeyler yapma zamanı: Başka Bir Okul Mümkün!



Çocuğu olan her sorumlu bireyin kafasını kurcalayan, aklını tırmalayan, kimi zaman soluksuz bırakan en kaçınılmaz sorulardan biridir çocuğunu hangi okula göndereceği sorusu. Bu konuda en alternatif düşünen velilerin bile pekçoğu çokça sızlanır, şikayet eder, bir miktar araştırma yapar, en sonunda vakti gelince de imkanı olmayanlar yakınlardaki bir devlet okuluna, imkanı olanlar ise "ne yapalım, sistem böyle!" diyerek güçlerinin yettiği bir özel okula verirler çocuklarını. Ama artık "ne yapalım sistem böyle" dememek için çok çok umut verici bir girişim var önümüzde. Burada daha önce de bahsettiğim  bir grup akademisyen ve velinin girişimiyle henüz kurulma aşamasında olan ve kar amacı gütmeyen bir özel okul olan Başka Bir Okul Mümkün Girişimi. İçinde olmaktan gurur duyduğum, düşüncesi bile yüreğimi ferahlatan bir girişim. Türkiye'deki eğitim sisteminin iyice sarpa sardığı şu günlerde bambaşka bir çalışma.

BBOM'un bu defaki tanıtım toplantısı 15 Temmuz 2012, Pazar günü saat 17:00-19:00 arasında Boğaziçi Üniversitesi, Demir Demirgil Salonu'nda olacak. Saat 19:00-20:00 arasında ise bir kokteyl yapılacak. Serkan Kırmızı toplantıya gelen çocuklarla orta sahada (ya da duruma göre daha uygun bir mekanda)Davulumdan Masallar etkinliği yapacak. Çocuğunuz olsa da olmasa da gelin, tanışalım, hep birlikte sadece Başka Bir Okul'u değil, Başka Bir Dünyayı Mümkün kılmaya çalışalım.
 
BBOM'un resmi davet yazısını da buraya ekliyorum. Hepinizi bekliyoruz :-)
 
************************************
 
Merhaba;


Başka Bir Okul'u mümkün kılmak adına çok çalıştık, çok koşturduk. Sonuçta hatırı sayılır bir yol aldık. Niyetimiz, çabamız 2013 yılının Eylül ayında okulumuzun kapılarını aralamak.

Bugüne dek neler yaptık, bundan sonra nelere ihtiyaç var sizlerle paylaşmak, konuşmak istiyoruz. Aramıza katılmak isteyip bugüne dek fırsat bulamamış, vakit ayıramamış arkadaşlarımıza yer açmak, yeni dostların enerjisiyle sorunları daha hızla aşmak istiyoruz.

"Başka Bir Okul" hayalimizi, kat ettiğimiz mesafeyi ve şimdi bizi nelerin beklediğini paylaşacağımız Dayanışma ve Tanışma Toplantısı'nda hepinizi aramızda görebilmek umuduyla.

Toplantımıza tabi ki çocuklarımız da davetli. Toplantı boyunca Serkan Kırmızı "Davulumdan Masallar" atölyesiyle onlarla birlikte olacak.

Yer: Boğaziçi Üniversitesi, Güney Kampüs, Demir Demirgil Toplantı Salonu
Tarih: 15 Temmuz 2012, Pazar
Saat: 17:00 - 20:00

Sorularınız ve daha fazla bilgi için aşağıdaki iletişim bilgileri üzerinden bize ulaşabilirsiniz.

Dayanışmayla;
Feyza EYİKUL
Koordinatör
Başka Bir Okul Mümkün Derneği
İletişim Ofisi:Sinanpaşa Mah. İlhan Sok.
Pembe Rüya Apt. No:15 D:4
Beşiktaş/ İstanbul
Gsm: 533 383 4316

4 Mayıs 2012 Cuma

Sezuan'ın İyi İnsanı

Dün akşam bir ilki daha gerçekleştirdik Neva ile, ilk kez birlikte bir yetişkin tiyatro oyununa gittik. Hem de akşam 19:30 da başlayan, iki perde ve toplam iki saatten uzun süren bir oyuna... Boğaziçi Üniversitesi Oyuncularının sahneye koyduğu Bertolt Brecht’in “Sezuan’ın İyi İnsanı” adlı oyuna gittik. Son iki senedir Boğaziçi Üniversitesi Folklor Klübü’nün sahnelediği danslı müzikal oyunlara zaten Neva ile birlikte gidiyor ve çok güzel vakit geçiriyorduk ama tabi geçen sene tiyatro için hala biraz erkendi. Bu sene iyi ki birlikte gitmeyi denemişiz.

Toplumdaki yozlaşmanın “iyi insan”ın deneyimleri çerçevesinde anlatıldığı epik tiyatro tarzındaki oyun çok başarılıydı bence. Oyuncular, kostümler, koreografi, müzkiler hepsi harikaydı. Neva iki saat boyunca sıkılmadan oturdu diyemem tabi. Neyse ki en önde oturuyorduk, arada sırada ayağa kalktı, biraz yürüdü, sahneye yanaştı falan ama kimseyi rahatsız etmedi. Oyunla ilgili sorular sordu sık sık. Sonrasında da bana defalarca anlattırdı oyunda neler olduğunu : ) Sanırım daha önce birçok kere tiyatroda çocuk oyunlarına gitmiş olması bu deneyimi bu kadar rahat atlatmamıza yardım etti.


Oyun sonrasında sahne tozunu yutmayı da unutmadı. Sahneye çıkıp şarkı söyleyip selam bile verdi, tabi seyirciler gittikten sonra : -)


Eğer imkanınız varsa, Sezuan’ın İyi İnsanı 9 Mayıs Çarşamba akşamı, saat 19:30’da, Boğaziçi Üniversitesi, Demir Demirgil Salonu’nda son kez oynayacak. Biletler 12 TL.

10 Nisan 2012 Salı

ten in the bed

İngilizce'de sayıları öğretmek için çok eğlenceli bir şarkı: Ten in the Bed



Ayrıca en az 10 çocuğun olduğu bir sınıfta ya da oyun grubunda da rahatlıkla uygulanabilecek çok eğlenceli bir sınıf aktivitesi :-)



Şarkının sözlerini buraya tıklayarak görebilirsiniz.

16 Mart 2012 Cuma

berlin

Geçen hafta bir mobil öğrenme konferansı için Berlin’deydim beş gün boyunca. Böyle konferans peşinde ne çok gezerdim Neva’dan önce. Sonra yok hamilelikti, doğumdu, emzirmeydi, yok “ben nasıl bırakır da giderim” di derken 3.5 sene olmuş ben böyle konferanslara katılmayalı, seyahat etmeyeli. Bu süreçte sadece bir geceliğine Neva’yı evde bırakıp başka bir şehre seminer vermeye gittim. Dolayısıyla geç bile kalınmış bir ayrılık oldu bizimki. Aslında orijinal planda babacıkla, Nevacık da benimle birlikte Berlin’e geleceklerdi. Neva’nın mümkün olduğunca erken yaşta farklı kültürlerle tanışmasını aynı çokdillilik gibi çok önemsiyorum. Ben konferanstayken onlar da baba-kız müzelerde sergileri gezsinler, sokakları arşınlasınlar, Tiergarten’ın geniş alanlarında koştursunlar isterdim çok. Bol bol Almanca ve diğer dilleri duysun Neva, farklı farklı insanları görsün, zihni açılsın... Biletlerimizi bile almıştık ama olmadı, babacığın işi çıktı, gelemediler. Önce çok kızdım, estim gürledim ama sonra pek memnun kaldım bu durumdan. Ben Berlin’de yine eski ben oldum, iki yoğun konferans günü sonrasında bol bol gezdim, kendi kendime şehri keşfettim, ailemi özledim çok ama bu yalnızlık halini de hiç yadırgamadım. Annelerin kendilerine de çocuklarına da verdikleri en büyük zararlardan bir tanesi anne olduktan sonra kendinden tümden vazgeçmek hali. Aslında tüm annelerin arada sırada herşeyden uzaklaşıp kendilerine vakit ayırabilmeleri çok önemli gerçekten. Bu bazen başka bir şehire gitmek olabilir, bazen yalnızca tek başına (ya da arkadaşlarla) bir sinemeya, konsere, müzeye vs. gitmek şeklinde olabilir. Babayla çocuğun birlikte zaman geçirip yakınlaşmaları için olanak yaratmak da bu işin bonusu üstelik. Benim yokluğumda annemle babam geldi şehir dışından ama onlar İstanbul’da kendi evlerinde kaldılar, Neva ile babası, kendi evimizde kendi düzenlerinde kaldılar ben yokken. Gece yatırılmasından, sabah okula giderkenki hazırlığına ve hatta biraz hastalanınca doktora götürülmesine kadar Neva’nın tüm gündelik işleriyle en güzel şekilde ilgilenmiş babası : ) Dönüşümde aralarındaki bağın gözle görülür şekilde güçlendiğine tanık oldum.






Berlin çok yüklü ve acı dolu tarihiyle ciddi ama bir o kadar da güzel bir şehir. Tam anlamlandırabilmek için tarihini iyi bilmek gerekiyor. Gezilip görülecek çok yeri vardı, ben de mümkün olduğunca gezdim. Bu dümdüz şehrin en güzel yanı bisikletlerin çokluğuydu.


3 yaşından 73 yaşına hemen herkes bisiklete biniyor Berlin’de. Yetişkinler kendi bisikletlerine binerken 3 yaşından itibaren çocuklar da kendi bisikletlerine biniyorlar büyüklerin yanında. Şehrin çeşitli noktalarından kiralayıp başka noktalarında bırakabileceğiniz bisikletler var. Orada kaldığım beş gün boyunca güneş gül yüzünü birkez bile göstermedi ama bu çoluk çocuk insanların sokaklarda bisikletle gezmelerine engel değildi kesinlikle.




İstanbul’a döneceğim son gün o otobüs senin, bu otobüs benim şehirde turladım bir süre. En sonunda kendimi şehrin orta yerindeki koskocaman bir yeşil alan olan ve aslında kelime anlamı “hayvan bahçesi” olan Tiergarten’a attım ve kilometrelerce yürüdüm Tiergarten’da.




Evet henüz bahar gelmemiş, ağaçlar yeşillenmemişti (Tiergarten'ın yeşil resimleri için bakınız: images for Tiegarten) ama şehrin gürültüsünden iki adımda uzaklaşıp ağaçların arasında yürüken çeşit çeşit kuş cıvıltılarını dinlemek, mis gibi havayı içime çekmek, geniş alanlarda yüreğimin ferahladığını hissetmek, cep telefonumdan, internet bağlantımdan uzak sadece kafamdakileri dinleyerek yürümek nasıl iyi geldi anlatamam. İşte tam o noktada Neva yanımda olmadığı için sızlayıverdi ciğerimin köşesi. Bir kez daha İstanbul’a lanet ettim. Çocuğumu tam da böyle büyük parkların olduğu bir şehirde büyütemediğim için derin bir üzüntü duydum. Oysa ne çok isterdim yazı kışı olmadan Neva ile uygun kıyafetleri giyip kendimizi gün içinde böyle büyük parklara atabilelim. Çocuğumun solduğu havanın kirliliğinden endişe etmeden; insan kalabalıklarının, üstüne üstüne süren arabaların, kamyonların, minibüslerin, ve hatta tırların kaygısı olmadan onu salabileyim çimenlere, devasa ağaçların, geniş yeşilliklerin arasında koştursun, bisiklete binsin, çiçekleri böcekleri gözlesin.. hem bedensel, hem ruhsal olarak beslensin.










Berlin’liler, Londra’lılar, New York’lular, Viyana’lılar böyle geniş ve güzel park ve bahçelerde, doğayla içiçe çocuk büyütebilirken biz zavallı İstanbul’lular bulduğumuz iki karış yeşilliğe üstüste yığılıyoruz haftasonlarında.



Benim çocukluğum bugün Zincirlikuyu’da Zorlu İnşaat’ın belki de İstanbul’un en büyük inşaatını yaptığı yerde geçti. O zamanlar orası Karayolları Genel Müdürlüğü’ne ait bir lojman alanıydı ve koca alanda beşer katlı tam 6 lojman binası vardı. Geri kalan alanın tamamı yeşillikti. Biz çocukluğumuzda oradaki çam ağaçlarının içinde az mı hayali oyunlar oynadık, az mı uğur böceği, çekirge peşinde koştuk, piknik yaptık. Gel gör ki işte o alan seneler sonra satıldı ve şimdi bir, hatta yarım metre, hatta bir avuçcuk yeşile bile izin verilmeyen bir beton yığını haline geldi. Ya da buraya belli bir yeşil alan yapılacaksa bile buranın halka açık bir yeşil alan olmayacağı kesin. Oysa ki şehrin tam da merkezindeki o bölgeye aynı New York’taki, Londra’daki, Paris’teki gibi kocaman bir park yapılsaydı ne olurdu? Şehrin karmaşasından bunalan tüm İstanbullular için nefes alabilecekleri böylesi bir alan yaratılsaydı ne olurdu? Allah’tan ki hala Emirgan Korusu, Fenerbahçe Parkı, Koşuyolu Parkı, Yıldız Korusu, Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi gibi kurtarılmış birkaç parça alan var. Dilerim ki onlara birşey olmaz.


Yavrusu’nu kışın Amerika’da ormanlar, göller ve yemyeşil alanlarla kaplı küçük bir kasabada, yazınsa bütün yakın akraba çevresi ile birlikte Türkiye’de pırıl pırıl Ege denizi kenarında büyüten sevgili Evren’e çok özeniyorum işte tüm bu sebeplerle : )

Dönüşte Neva beni karşılamaya babasıyla birlikte havaalanına geldi. Gerçekten bu beş günlük ayrılıkda çok olgun davranmış. Beni çok özlemiş belli ki (tabi ben de onu) ama hiç huzursuzluk yapmamış. Anneanne, babaanne, dedelerin de buna katkısı büyük elbette. Havalanındaki kavuşmamızın üzerine Nevacık hemen babasına döndü ve “Babacım, tamam mı, annemi çok özlediğim için bu gece onunla uyuyacağım” dedi : -) Allah hiçbir anne/babayı ve yavruyu birbirinden ayırmasın der ve bitiririm.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...